KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 04-12-2021 11:31   Güncelleme : 04-12-2021 11:31

Taştan Çıralar ve Engebeli esintilerin duru akışı…

Taştan Çıralar ve Engebeli esintilerin duru akışı…

Sevgili okurlar eleştirel yazılarımın yanında editörlük yaptığımı da zaman zaman ifade ediyorum. Uzun bir süredir şair, yazar Taştan Çıraların yeni romanı Engebeli esintilerin duru akışı üzerinde çalışıyoruz. Taştan hocam bölümleri yazıp gönderiyor, karşılıklı istişareler de bulunup bölümlere son şeklini vermeye çalışıyoruz. Taştan Çıralar iyi bir yazar. Kalemi oldukça güçlü… Roman dokusunu bilen, üst dili kullanma becerisi, yazım tekniği, sözcük seçimleri, ifade zenginlikleri, ara cümlelerin doluluğu, zengin karakter şöleni, tasvir zenginliğiyle görkemli bir çalışma yapıyor.

Romanda olay örgüsü Artvin’de başlar. Necati ve Ekrem akraba çocuklarıdır. İyi anlaşırlar ve birlikte olmaktan mutluluk duyarlar. Necati bütün hayallerini okuma üzerine kurmuştur. Ekrem ise ticarete atılmak, iş insanı olarak kendini göstermek ve istediği her şeye bu yolla ulaşmak düşüncesindedir. Zaman içinde Necati idealist bir öğretmen olur. Ekrem ise oldukça zengin bir iş adamı olmuştur. Olay örgüsü toplumsal boyutuyla realist bir boyutta anlatılır.

Şimdi romanın giriş kısmından küçük bir bölüm sunmak istiyorum.

Ekrem’in köyü Gümüşhane’ydi. Özellikle de Şurmak, Çoruh Vadisi’nden bir parçaydı. Nehrin kıyı boyundaki bağlıklar, hep aynı, Akdeniz iklimi gibi ılımandı. Derenin karşı yamacında ise köyün diğer yarısı yer alıyordu. Bulundukları yerin tam karşısındaki yamaç, kocaman bir kayayla kesiliyordu. Sanki yol burada bitiyor, diyordu kayanın heybeti! Hâlbuki ki üstünü gür bir orman, yorgan gibi örtmüştü. Dar ve oldukça dik koyaktan aşağıya çiçek kokularıyla yüklü esinti seli, yüzlerini okşuyordu. Orman ve çiçek kokularının sindiği temiz hava doyumsuz bir ferahlık yayıyordu. Ormanın temiz havasını soluyarak, tepeye tırmanan patikaya yöneldiler.

Eğimli arazide taşlarla örülü, genişlikleri birkaç metreyi geçmeyen sebze ekili taraçalar yükseliyordu. Yeşillerin üzerine sinmişti sabahın çiği. Güneşte yansıyan billur ışıltılar, insana göz kırpıyor, doğayı selamlıyordu. O canlı duruşuyla sanki her bir yaprak göz kırpıyordu çevresine.

Köyün altındaki meyve ağaçları çiçeklerini dökmüş, yer yer çağlaya durmuştu. En tepedeki kiraz ağaçları ise çiçekten buluta sarınmış, gökleri selamlıyordu sanki. Gittikçe serinleyen hava, çiçek ve orman kokusuyla tatlanmıştı. Ciğerler şenleniyordu. Belirli bir yerden sonra geniş yapraklı ağaç türleri son buluyor, iğne yapraklı sarıçam ve köknar-ladin karışımından oluşan orman yayılıyordu. “Üç Kürün” denen genişçe düze çıkıncaya değin orman içinden geçilecekti.

Dik yokuş, ikisini de yordu. Necati derin derin iç geçirdi. Yüzlerini dönüp, hayranlık için de kana, kana baktılar. Vadideki tepelerle derinlik zıtlığı, göreni hayrete düşürüyordu. Manzaradaki akıl durdurucu görsellik, iki genci göz göze getirdi. Bir süre şaşkın bakıştıktan sonra, alt dudaklarını ısırmakla yetindiler. İkisi de büyülü bilinmezlik içindeydi.

En dipte Ardanuç çayı ve köyün alt sınırında yer olan Şurmak görünüyordu. Çayın karşı yamacında tepeler bir bir sayılıyordu. Biraz daha solda çayın, Çoruh’a karışğı yer gözükmüyordu ama o çevreye “Su Kavuşumu” dendiğini ikisi de biliyordu.

Derin yarıklarda akan dereler her bir yandan Çoruh’a su taşıyor, baş edilmez asi nehri doyasıya besliyordu. Eğimli akıntı tabanı yırta yırta çevresinde hırçın tepeler ve korkunç derinlikleri oluşturmuştu. Bu mimarinin tek ustası, Deli Çoruh ve kollarıydı. Dur durak, bilmeyen bu oluşum sürecekti elbet. Kim bilir gelecek nasıl görüntülerle iç içe olacaktı?

Delirdiği günler çok olmuş Çoruh’un. Köpürüp coştuğunda asırlık demir köprüsünü bir teneke kutu gibi yamyassı ederek deli adıyla unvanını kanıtlamıştı. Ondandır ki kollarıyla birlikte oluşturduğu doğa hırçınlığıyla, yükseklerin aralarına sıkışıp kalan birçok irili ufaklı tepelere mağrurca yüksekten bakıyor, gururla Kaçkar’la bakışıyorlardı.

Yamaçları tırmanmak ayrı, bir de ilginç doğa seyrine dalarak ayakta olduklarını unutarak, iyice yoruldular. O denli kendinden geçmek, bu ve benzeri dalgınlıkla olabilirdi ancak. Neden sonra oturmak geldi akıllarına. Bir süre önlerine bakarak, kalakaldılar. Sanki sihirli bir halıya oturmuş, kurdukları hayaller içinde tepeleri dolaşıyorlardı. Birdenbire Necati’nin sesi yankılandı;

“Biraz, mola verelim mi, ne dersin Ekrem?”

“Evet, bu çok iyi bir fikir...”