KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 12-06-2021 11:00   Güncelleme : 12-06-2021 11:02

ÖMER YERLİKAYA - Yılmazlar çoktu bir Yılmaz Güney vardı…

İğnenin ucunda yaşadı yoksulluğunu.

ÖMER YERLİKAYA - Yılmazlar çoktu bir Yılmaz Güney vardı…

Çocukken de kara kuru bir şeydi. İki gözeli, damı basık güneş görmeyen bir evde doğdu. Sirke dökülmüş bez gibi ekşi ekşi kokardı duvarları. Gözlerini babasında, yoksulluğunu onun sırtında aradı. Bumerang gibi savruldu çocukluğu, gençliği. Nereye atılsa geri döndü, arsız arsız yürüdü çocuk haliyle ekşi kokan evine. Romancı olmak istiyordu, filmci yaptılar onu. Kemikleri tazeyken henüz büyüsüne kaptırdı kendini Yeşilçam’ın. Vurdulu kırdılı filmlerde oynadı. Önce Seyithan oldu arkasından İnce Cumali’yi oynadı. Doru atlara bindi. Mavzeri astı omzundan. Dipçiği parladı güneşe. Doru atı Çukurova’nın Anavarzalarına sürdü. Ova açıldı iplik iplik yol oldu önünde. Doru atı güneşin görmediği karanlık kayalıklara sürdü. Salpayı yazdığı günlerde peynir, ekmek, zeytin yiyordu. Çok sevdiği ağaçları… Yıkılıp devrilmelerine gönlü el vermedi. Ayakta ölsünler dedi, ağaçlara. Arkadaş ta oynadı, yer oynadı yerinden. Ona en çok çirkin kral yakıştı. Ezberini bozdu Yeşilçam’ın. Uzun saçlı uzun boylu yakışıklı esas oğlan yoktu artık. Suyun üzerine çizdi esas oğlanı. Umut oldu acıda oynadı. Bir gün sinemacıları baba ocağına götürdü. Babasıyla çocukluğunda, gençliğinde oynadığı gibi oynadı filimde. İkisi de rol kesmedi. Kendi hayatlarını oynuyordu. Yılmaz Pütünü beğenmedi yapımcı. Daha en başında pütünü atıp Güney yaptılar. Pütün küçük yerlerin ismi Güney daha evrensel daha dünyaca dediler ona. Filmlerinde hiç rol yapmadı. Kendinden oynadı sonra dönüp sokağı taşıdı beyaz perdeyi. Rejinin rol biçmesini, suflörün ses vermesini istemedi. Yılmaz Güney gibi oynadı. Bacaklarını göğsünde topladı sırtını bir duvara verdi. Yere atılan izmaritlerden nefes çekti. Öfkesini babasının sırtında gördü. Arkasını hep sağlam yerlere dayadı.

Bir gün Yaşar Kemal ile Beyoğlu’nun kaldırımsız arka sokakların birinde buluştu. Kalabalık sokak ikisini de tanıdı. Küçük bir mekânda pencere önünde karşılıklı oturup çay içtiler. Cam açıktı karşı evin penceresine bir kadın yığıldı. Camın arkasından ikisini de gördü kadın. Suzan’dı adı. Saçları iplik iplik döküldü yere. Yüzü solgundu, dudaklarında pembe rujun uçuk rengi duruyordu. Küçük dilini dudaklarında gezdirdi. Tekrar gezdirdi bastırdı önce alt dudağında gezindi sonra üst dudağına geçti. Cilaladı dudaklarını. Başını kaldırdı. Baktı yeniden. Etli dudaklarını bastırdı birbirine, ezdi dudaklarını. “Ah! Ulan Yılmaz” dedi. Tınısı taştı sokağa ama Yılmaz Güney duymadı Suzanı. Kadın küçük beyaz elini pencerenin pervazına vurdu küçük küçük… Yılmaz Güney, Yaşar Kemale baktı. İnce memed ben miyim? Ben mi İnce memedim diyordu gözleri. Bir gün oynayacaktı ince memedi ama olmadı. İngilizler yattı üzerine, onlar ince ince çekti İnceyi…

Yorgun günleri sevmedi hiç. Kahverengi pazarlar dostuydu hep. Yine o gün öğle sonrası kapısı çalındı. Yürüdü. Uzun boyuyla, kuru bedeniyle açtı kapısını. Karşısında temiz yüzlü bir yüzbaşı duruyordu. Şaşırdı görünce onu yüzbaşı. Fakat siz Yılmaz Güneysiniz diyebildi ancak. Yılmaz Güney beyaz dişleriyle güldü. Affedersiniz rahatsız ettim, dedi Yüzbaşı. Döndü gitmek üzereydi. Omzundan tuttu. Gitme dedi. Yüzbaşı şaşkın şaşkın baktı. Niçin gelmiştiniz, dedi Yılmaz Güney. Yüzbaşının omuzları düştü. Siyah bir bulut geçti yüzünden. Yok, dedi. Yok, onu bulamıyoruz. Yer yarılıp yedi kat içine girmiş olmalı. İçeride dışarıda her yerde onu arıyoruz. Yılmaz Güney yeniden güldü yeniden gösterdi beyaz dişlerini. Aramızda kalsın sana bir sır vermek istiyorum. Yaklaşır mısın dedi. Yüzbaşı yaklaştı. Yılmaz Güney onu kolundan tuttu daha yaklaşmasını istedi. Yüzbaşı iyice sokuldu. O burada, Denizi ben saklıyorum. Çatı katında, bakmak ister misin? Yüzbaşının nutku tutuldu. Yok, artık diye söylendi. Duymuştum ama bu denli esprili olduğunuzu bilmezdim doğrusu. Esas duruşunu gösterdi. Kibarca selamladı Yılmaz Güneyi. Hoşça kalın belki bir gün yine ziyaretinize gelirim, dedi. Yılmaz Güney bu kez dişleriyle güldü. Yüzbaşı döndü, yürüdü. Ne haber rap rap olmasa da askeri adımları ata ata yürüdü kaldırımda. Yüzü donuktu ama dişleriyle gülümsemesinin tınısı duruyordu üzerinde. Yılmaz güneyden öğrendi dişleriyle gülmeyi. Belki bir gün yine gelirim diye söylediğini yineledi kaldırıma. Yürüdü, kalabalığa karıştı. Yılmaz Güney kara kuru adam, beyaz elbisesi parladı evinin kapısında. Önce beyaz badanalı duvarına sırtını sonra bir ayağını dayadı. Beyaz dişlerini gösterdi. Bir süre baktı arkasından. Döndü evinin çatısında gezdirdi gözlerini. Dalgasız bir deniz yatıyordu orda. Suskun, sessiz ve sakindi. Bir deniz yok oldu Yılmaz Güneyin omuzlarında. Kargaşa dışarıdaydı. Çatı katı sakindi mavi bir deniz mavi göklere ılgıt ılgıt aktı, durdu.

Kargaşa dışarıdaydı...

Sevgiyle kalın.