KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 02-06-2021 12:02   Güncelleme : 02-06-2021 12:02

ÖMER YERLİKAYA - ROMAN VE İNSAN

Roman bir yaşamın yeniden doğuşudur.

ÖMER YERLİKAYA - ROMAN VE İNSAN

Bir romanı roman yapan kahramanı, bir yazarı yazar yapan da romanın kurgusudur. Bir karakter roman boyunca çok şey öğrenebilir ve değişime uğrayabilir. Romanda okurun duygusal enerjisini boşaltacağı bir ana karakter hep vardır.  Ana karakter yalın olmalı; fazla sevimli olursa inandırıcı olmaz. Fazla sevimsizi de okuru rahatsız eder. Bir romanda çoklu karakteri bir arada oluşturmak zordur. Yazarlık yeniden yazmaktan başka bir şey değildir. Bunu pek çok insan söylüyor. Pek çok yazar kitabın yazım dosyası bittiğinde konusu hakkında ancak bir fikir sahibi olabildim diye şaşkınlığını göstermiştir.

Kitap için ülkemizde yarım dolar harcanırken bu ölçü Avrupa’da yüz ile yüz kırk dolar arasında değişiyor. Ülkemizde düzenli okuma alışkanlığı on binde bir kişi. Günde 5 saat televizyon izliyor, yılda 6 saat kitap okuyoruz. Büyük yazarların çalışmalarını yirmi kez gözden geçirdiklerini biliyoruz. Türk romancılığı Türk sinemasının ayrılmaz bir parçası oldu ve yıllar içinde birbirlerini akıcı bir kaynakla beslediler. Romanlar senaryolaştırıldı filmler çekildi, bazı filimler yazarları etkiledi yeni romanların yazılmasına neden oldu. Bu ilgi karşılıklı sürüp gitti. Muhsin Eğtuğrul Türk sinemasının temel taşıydı. Senaryo yazdı, oynadı, yönetti, yapımcılık yaptı 1920’li ve otuzlu yıllara damgasını vurdu. O yıllar sosyal olgu adına insanımızın iki temel dayanağı vardı. Biri romanlar diğeri Yeşilçam filmleriydi. Film endüstrisi gelişince sinemada esas oğlan esas kız rolleri oturmaya başladı. Esas oğlan uzun boylu, uzun saçlı yakışıklı, güçlüydü. Esas kız Türk erkeğinin rüyalarını süsleyen albeni güzelliğine sahip müthiş bir fizik ve yüz güzelliğine sahipti. İkili tam olarak sinemada oturdu. Arkasından zenginler yoksullar, iyiler kötüler sarmalı senaryonun ana kaynağıydı.

Halk Yeşilçam filmlerine tutkuyla bağlandı. Romancılarda boş durmuyordu bu ilgiden etkilendiler. Kurgu film çekilebilir olasılığında ivmeler kazandı. Artık her roman göze gelir esas tiplemesi bir ana karakteri vardı. Birde esas kızı oynayacak bir kadın karakteri gerekiyordu. Yıllar akıp gitti. Filmler kapalı gişe oynadı, romanlar, öyküler durmadan okundu. Köy evlerinde masalcı baba masallar anlatıyor, bu ezgi çocukları okumaya heveslendiriyordu. Her şey yolunda gidiyor kanısındaydık. Homojen bir yapımız vardı. Filmlerimiz batıya açılamıyordu ama bizim gibi genel kültürü paylaşan ülkelerde kapışılıyordu. Romanlarımızda aynı ivme üzerindeydi. 1950 yıllar ve sonrası çizgi romanlar, fotoromanlar, mecmualar, gazeteler hikâye ve romanlar çokça okunuyordu.

Türk sınaması romanların da ana kurgusuydu artık. Azlık karakterler, düz bir kurgu ile yola çıkılıyor okuyucu dağıtılmadan destansı bir dille hikâye akıp gidiyordu. Sinekli bakkalı, Handanı, Çalı kuşunu, Hıçkırığı, Yaban, Dikmen yıldızı, Baba evi, Avare yıllar, cemo, ince memed, Susuz yaz, yılanların öcü, eskici ve oğulları… Oysa batı romanda çağ atlamıştı. Romanda batı tekniği kavramı yükseliyordu. Rus romancılığı kendi ekolünü oluşturmuştu. Biz hala Yeşilçam filmleri gibi romanlar yazıyorduk. Arada bir hem filmlerimiz hem romanlarımız şurada burada ödüller alıyordu ama bu ödüller çok cılız kalıyordu. Oysa o dönemin yazarları ve öncekiler çok zeki yazarlardı. Hem Rus ekolünü hem batı tekniğini, hem post modern yapılanmayı ve hem üst kurmacayı biliyorlardı.  O zaman adama sorarlar, soru? Niçin basit ve düz kurguyla roman yazmaya devam ettiniz, niçin dünya romancılığının meşguliyetinde olan üst kurmaca romanlar yazmadınız? Bence güzel bir soru. Cevap vermek isteyenler verebilir doğrusu bende cevapları merak ediyorum.

Aradaki yılları yeniden atlayalım. Nostalji yılları bitti. Yeşilçam sönmeye başladı. Starlar ya yaşlandı ya yaşamlarını yitirerek aramızdan bir bir ayrıldı. O aşina olduğumuz yeni starlar yok artık. Sonrası belli romancılığımızda sönüyordu. İki binli yıllar ve sonrası hadi okutabilirseniz birine bir kitap okutun da görelim! Binde bir, iki binde iki üç binde üç… Okuyanımız varmış buna da şükür. Bir başka ifadeyle topu topu altmış bin, haydi yetmiş olsun ama seksen bini geçmeyen düzenli okuma alışkınlığı olan biricik halkımız var. Öteki seksen küsur milyonluk biricik halkımız okumuyor.  2019 da altmış binin üzerinde kitap basıldı. Kim okuyor, yazarın çizerin kendisi mi? Piyasaya çıkan bazı kitapların üzerinde yüz elli bin, iki yüz elli bin, hatta daha çok adet yazıyor ya; sektörün içinde önemli bir isim fısıldadı ahizede kulağıma. “İnanmayın Allah aşkına bu bir oyun, sırf okurun aklını karıştırmak ve piyasayı etkilemek için kurulmuş bir oyun!

Önce Sabahattin Ali Kürk mantolu Madonna, arkasından Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri ayarlama enstitüsü, sonrası Oğuz Atay Tutunamayanlarla çoklu kurgu denemesiyle üst kurgudan batı tekniğine yöneldiler. Arkasından gelen olmadı. En sonunda 2002 yılında Orhan Pamuk Benim adım kırmızıyla patlama yaptı ve modern romanın dokusunu dünyayı şaşkına çevirecek bir kurguyla yazdı. Avrupa şaşkındı. Yazara altın tepsi içinde Nobel sunuldu.

                                                                                                                                                                   Sevgiyle kalın...