KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 26-05-2021 11:36   Güncelleme : 26-05-2021 11:36

ÖMER YERLİKAYA - Livane Kalesi…

Büyüdü küçük dağlar bir araya geldi.

ÖMER YERLİKAYA - Livane Kalesi…

Sıra sıra dizildi livanenin arkasına. Saçınka bir yana kaldı, Genya diğer bir yana. Saçınka genyaya, genya saçınkaya baktı. Birisi orman gülüyle diğeri kırmızı gelincikle el salladı, birbirine. Kız alıp verdiler. İki tepenin komşularıydı. Aynı yağmur bulutu ıslattı ikisini. Bozkırlar yeşile büründü kırmızı gelinciklerle al al oldu. Bahar günleri ikisi de pek coşkuluydu. Bir çoban ayağa kalktı. Sopasını kaldırdı göğün ötesindeki maviye. Sürünün en küçüğü benekli gözleriyle çobana baktı. Bir köpek kuyruğunu kaldırdı, göğüslerinden yürüdü. Alımlıydı, çobanın sopasına baktı hırladı. Ön ayaklarıyla ladine sokulan arsız, sakallı bir keçi reçineyi kokladı. Küçük gözlerini zekice gezdirdi ladinin dalında. Güneş bal küpü, pırıltısı sıcacık iniyor saçınkanın üzerine.

Güneşin, güne günden erken uyanamayışının hıncı var hala üzerinde. Saçınkadan bir yel esiyor livane kalesine. Saçınka sıcak, livane daha sıcak. Saçları deli Çoruh zümrüt yeşili akıyor şimdi.  Bir atlı gidiyor eski Rus yolunda. Yeleleri savrulmuş kıratın. Yolun kırmızı tozu küçük bir fırtına gibi ayaklanıp toz bulutu oluyor arkasında. Kıratın ağzı köpüklü... Beyaz dişleri beyaz köpük içinde aka kesmiş.  Boynu, sağrısı terli, gözleri ıslak. Birisi var livane kalesinde. Kesme taşların üzerine tuvalini yerleştirmiş. Saçınkadan süzülen güneşin doğuşunu çiziyor her kareye. Paletinde sıcak renkleri katıyor birbirine. Narçiçeği renginde billur bir kızıllık var orada, tan yerinde. Ressam duygulu, göğe asılı kalan giderek büyüyen pırıltıyı an be an kazıyor tuvaline. Aklı Rus yolunda uçan kıratta kalıyor. Deli gözlerle bakıyor arkasından. Aklı onda kaldı ressamın. Kırat uzaklaşıyor, güneş bir top olup yükseliyor saçınkada.

Keçi meliyor, hırs küpüne biniyor çıkamayınca ladine. Etrafını dönüyor daha çok kokluyor reçineyi. Dişlerini yumuşak kabuğuna geçirip eziyor, öz suyunu emiyor. Çoban en yukarıya kaldırıyor sopasını. Sürünün küçüğü titriyor, sevimli postu ak süt gibi ışıldıyor güneşin altında. Uzaktan gözüküyor livane kalesi. Çok heybetli bir duruşu var. Dikine yükselen bir yalçın kayanın en tepesinde duruyor. Kuş uçar ama kervan geçmez bir kale. Ressam hala orada tuvalinde güneş gibi yakan bir ışıltılı güneş duruyor. Yeniden bakıyor saçınkaya, biraz kahvenin balından biraz kırmızının kızılından renk katıyor paletine. Beyaz katıyor maviye açıyor rengini. Güneş yükseliyor kırmızı bir top olup tuvalin içine doluyor. Ressam yeniden bakıyor Rus yoluna. Gördüğü toz bulutu hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor usuna. Rüzgârlı tepeleri okudu ressam, Yaşar Kutluydu adı. Orhanın bir şiiri geliyor aklına. Dönüp dönüp bir güneşe bir Rus yoluna bakıyor. “Ellerim senden uzak biçare, sararmış yapraklar gibi rengim. Sana erişilmez uzaklardan bir şarkı söyleyeceğim…”

Aklına Şavşatlı Reşat geliyor. Kimi deli, kimi, ermiş, kimi yaren diyor onun için. Duvarlardan tırmanıp çatılardan çıkıyor. Tutana aşk olsun Reşatı. Livanenin şu yalçın kayasına sırtını vererek tırmanmış kaleye. Kayanın dibinde, Saçları deli Çoruh’ta aramışlar Reşat’ı. Ressam, Vaynayı okumadı ama içinde ki bir ses Ruh anayı çağırdı. Ruh ana o burada, Livanenin kalesinde olsaydı ne yakışırdı. Issız, bir dökülmüş patikayla çıkılan yolsuz bir yer burası. Bir Ruh ana orada olsa birde göğün kuşları. Ressam sırtını kesme taşlara verdi. Mavi havayı çekti içine. Ayakları sere serpe uzandı livanenin kalesine. Ne kadar kaldı öyle, gözleri hep tuvalde saklı durdu. Güneş tepesindeydi. Korktu ayağa fırladı birden, güneş uzandı tuvale dokundu. Tuval utandı, kızardı güneşe uzandı güneş oldu. Ressam livanenin mazgalından Rus yoluna baktı. Bulut yok olmuş atlı uçup gitmişti. Yeşil aktı Çoruh, livanenin taşlarına çarpa çarpa köpürdü. Mekik gibi uzayan bir kayık aktı. Reis önde duruyor, mavi gözleriyle livaneye bakıyordu. Tayfalar ellerinde upuzun kürekleri suya daldırıp daldırıp çıkarmaktaydı. Bir Rus’u indirdi deli emin bu kayıkta. Kaçtı bir yalçın kayanın ininde saklandı iki yıl. Annesi yaşlıydı. İhtiyar bacaklarıyla yemek taşıdı oğluna. Bakındı etrafına sonra ipi sarkıttı kayadan aşağıya. Deli emin iki yıl yedi içti. Kuş oldu uçtu kimse bulamadı onu. Keçi ladini ısırdı, ak dişleriyle çekti kabuğu. Kırmızı diliyle beyaz yüzünü yalandı. Köpekkuyruğunu indirdi. Taşın aralığına yürüdü sessiz, öfkesiz. Postunu kayaya verdi, kırmızı güneşin altında umursamaz bir uzanışla kırmızıya yattı.

Ressam yerde tuval havadaydı. Güneş en tepeden tuvale küçük çocuğu gibi bakıyordu. Sürünün küçüğü annesine sokuldu, nazlandı. Çoban sırt üstü uzandı. Elleri ensesinde mavi göğe bakındı. Mavi havayı çekti içine. Genyanın öteki yüzüne taşıdı hayallerini. Güzeldi sevdiği kız. Saçları deli Çoruh gibiydi. Beline dökülen uzun saçları, gülünce renk değiştiren gözleri vardı. Maviydi gözleri kızın. Küçük beyaz elleri, gözlerinde zarif pırıltılı bakışları vardı. Küçük, yuvarlak omuzlarını oynatıp çobanın aklını saçınka da bir çam ağacına asılı bıraktı. Genyanın yeşil ucunda gördü kızı. Kızın gülen yüzü çobanın yüzündeydi. Çoban uzaktan kızın dudaklarını öptü mavinin içinde. Kırmızı dudakları mavide öptü. Dingin bir kalkışla kalktı. Genyanın öteki ucuna baktı. Sevdiği oradaydı. Saçlarını örüyor, kırmızı çiçeklerden buket yapıyordu saçlarına. Kokusunu özledi, iç geçirdi derinden. Yarından tezi yok, yarından dedi. Mavide, kırmızı dudakları yeniden öptü.

Ressam âşıktı güneşe, bir güneşe birde Orhan’ın yaşadığı Rüzgârlı Tepelere… Çoban ayakta mavide, kırmızıyı öpüyor, ressam ayakta eliyle güneş topluyordu.

Sevgiyle kalın.