KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 10-03-2021 15:50   Güncelleme : 10-03-2021 15:51

ÖMER YERLİKAYA (Haydi, gelin bir şeyler yazalım)

Eski Yeşilçam filmleri bize nasıl bir ruh kattı? Göreceli bir yanı olsa da ruhumuzu, gönlümüzü okşadığı, kara sevdamızı, delikanlılığımızı öne çıkardığı gerçeğini önce görmek gerekir.

ÖMER YERLİKAYA (Haydi, gelin bir şeyler yazalım)

Asıl kız asıl oğlana aittir ve asıl oğlan asıl kızı elde etmek için de kötülerle diş dişe mücadele eder ve sonunda hep kazanan taraf olurdu. Ben romanlarımda iyi karakterleri belli bir çizgiden sonra bitiriyorum. Okuyucu keşke yaşasaydı, bu denli üzülmeseydik diye duygusal tepkisini gösteriyor. Ancak gerçek hayata döndüğünüzde aramızdan ayrılanlar çoğunlukla hep iyiler oluyor.

Pandeminin getirdiklerine bir başka gözle bakmaya çalışalım.

Okumayan bir toplumuz ama şairimiz, ozanımız, öykücümüz, romancımız Allah eksikliğini vermezsin kırıla gidiyor! Benim de bir kitabım olsun çılgınlığı yaşanıyor. Tabii ki olsun, niçin olmasın? Eee yayınevleri de bu düşünce akımından oldum olası besleniyor. Reklamlar, sınırlı baskı ücretleri, profesyonel ekip, redaksiyonu, editörü, sayfa düzenleyici, tasarımcısı derken mübarek tam bir profesyonel olarak çalışıyor. Hemen şunu ifade edeyim; dosyaların yalnızca az buçuk imla düzeltisine bakılıyor. Sayfa düzenleyicisi, editör hizmetleri filan bunlar hikâye. Büyük birkaç yayınevi dışında editörün hiç bir katkısı olmuyor. Dahası mantar gibi türeyen yayın evleri pastadan pay kapmanın hesabını yapıyor. Yıllık dergi kitap derken yüz bin civarında baskı yapılıyor. Alın size bir kitap, bir roman, bir hikâye, bir şiir kitabı. Artık sizin de bir kitabınız var. İleride övünçle çocuklarınıza, torunlarınıza gösterir doyasıya havanızı atarsınız. İşin garip tarafına gelirsek; okuyucusundan çok yazarı, şairi, ozanı var bu ülkenin. Üstelik kitap yazanlar şiirden, öyküden, romandan son derece uzaklar. Hayatında üç kitap okumayan kitap çıkarıyor. Bu iyi bir şey mi? İyi bir şey değil. Pek çoğu hatta tamamına yakını israf ve zaman kaybı... Basılan kitapların hiçbir ebedi değeri yok ve Türk edebiyatına katkı sunacak tek paragraf bile içermiyor.

Ama gelin sosyal medya paylaşımlarına bakın, bir mucizeymiş gibi de yere göğe sığdırılamıyor. Yazarı da havalara giriyor. Romanı bilmiyor, roman dilini, roman tekniğini, roman dokusunu, batı tekniğini, Rus tekniğini, karakterleri velhasıl adamın dünyadan haberi yok. İki sözcüğü bir araya getirip ifade zenginliği oluşturamıyor. İki roman okumamış ki roman hakkında bilgi sahibi olsun. Şiir yazan şairi de öyle. Sorsan şiirin tanımını yapmaktan çok uzak bir yerde! Neymiş duygu gelmiş sevsinler duygunu, ilham gelmiş dörtlükleri sıralamaya başlamış. Hiç kendini yorma kardeşim. Bu yazdıkların şiir filan değil, sen hayatında bu konuda emeği geçmiş ustaların iki şiirini bile okumamışsın. Okumadan nasıl içerikli, kaliteli, duygulu bir şiir yazabilirsin? Bu mümkün değil, üstelik kitabını bastırmak için de bir yerlerden borç para temin ediyorsun. Yayınevi dosyasına ulaşır ulaşmaz, mailine, harika çok güzel şiiriniz, öykünüz, hikâyeniz, romanınız iletisi geliyor… Artık gerisi bizde hiç merak etmeyin son derece profesyonel ekibimiz tarafından çıkarılacak kitabınız yakında vitrinleri süsleyecek! Haydi, oradan uydurmacalar. Kalite bu kadar düşer mi? Pek çoğunu okumak bile sadece zaman kaybı. Ve dostlar alışverişte görsün usulü senin de bir kitabın var mı var desinler, hepsi bu işte. Daha ötesi yok.

Kalemi düzgün insanlara asla sözüm olamaz. Sadece ürettiklerine saygı duyarım. Yani ne iş yapıyorsanız yaptığınız işi tabir yerindeyse adam gibi yapacaksınız. Elinize, yüzünüze, şuranıza buranıza bulaştırmayacaksınız. Yani bir kendine bak kardeşim benden şair, yazar, öykücü, romancı şucu bucu olur mu diye? Yeşilçam’ın en sükseli zamanlarında senede altı yüz, yedi yüz film çekilirdi.  Nasılsa milletin tek eğlencesi sinemaydı. Cüneyt Arkınla vurduk kırdık. Ne Battalgazi bıraktık, ne kara murat, ne Malkoçoğlu… Kartal Tibet’le, Karaoğlan olduk, Tarkan olduk, Tamer Yiğitle maskeli süvari olduk,  Zorro olduk, olduk mu olduk. Vurduk kırdık, döktük. Havalarda uçtuk, zıpladık, bir kişiydik ama yeri geldi bir orduyla savaştık. Alkışlar aldık, kapalı gişe oynadık…

Yılmaz Güney ile sinemaya bambaşka bir yorum getirdik. Hayatımızı onun filmlerinde birebir yaşamaya başladık. Rüyadan uyandık ayaklarımızı yere bastık. Gördük ki insan dünyasında fantezilere fazla yer olmuyor. Bir kişi çok çok iki kişiyle baş edebiliyor. Alkış tuttuğumuz tarihi kahramanlarımız sadece masallarda alev atlara binip koşan kahramanlardı. Serüvenci bir yanımızın olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Farklı görünmeye, yukarılarda görünmeye ve dahası hava atmaya doğrusu bayılıyoruz. Kitap, şiir, dergi, gazete okumadan, romanlar yazıyoruz, şiirler yazıyoruz. Sonrada kendimize kitap bile yazmış adam gözüyle bakıyoruz. Okumadan analitik yorumlar yapmaya kalkışıyor tabii ki elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. Fi tarihinde önemli bir yazarın eserine seçici kurul övgüler dizerek birincilik veriyor. Sonrası malum işin aslı basına yansıyor. Seçici kurulun eline birinci gelen romanın dosyası gitmemiş. Yani biz çalıp biz oynuyoruz. Ha bir ödül verilecekse de kendi adamına ver, öte yanına kurallara uydur gitsin. Herkes hak ederek aldığını bilsin hepsi bu işte. Sonrası malum ülkemizde nitelikli yazar yetişmiyor. Torpili edebiyatın içine sokarsanız ne şiir kalır, ne hikâye, ne roman kalır. Biz çalar, biz kendimize oynarız…

                                                                                                                                                                   Sevgiyle kalın.