KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 21-06-2021 11:28   Güncelleme : 21-06-2021 11:30

ÖMER YERLİKAYA - Güldal Okuducu ve Yarın Gene Uzak…

22. Dönem Milletvekili, Eğitimci, Yazar, Siyasetçi, XXII. Dönem İstanbul Milletvekili. 1958, Mahşen doğumlu. Baba adı Tahir, anne adı Kebire. Yüksekokul mezunu. Evli, 2 çocuk annesidir. Eğitimci ve yayıncı olarak çalıştı.

ÖMER YERLİKAYA - Güldal Okuducu ve Yarın Gene Uzak…

Kitapları: Yarın Gene Uzak (Öyküler, 2001), Dilsizdi Herkes (2008), Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk Kadınının Kısa Tarihi (2014), Ders kitapları ve öykü kitapları yazdı.  

Sevgili okurlar romanda batı tekniği yeni bir kavram değil. Ancak ülkemiz yazarları için sorgulanabilir bir nitelik taşır. 1930’lu yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri ayarlama enstitüsüyle bu kapıdan giriş yaptı. Yer, mekân, karakter ve kurgu sorgulamasıyla öne çıktı. Ancak arkasından gelen yazar gurubu olmadı. 1940 yıllarda bu kez Sabahattin Ali Kürk mantolu Madonna ile öne çıktı ne yazık ki yine yalnız kaldı. 1970’lerde Oğuz Atay Tutunamayanlarda yeni yazın tekniğini sonuna kadar kullandı. 76 sayfa noktayı ve diğer noktalama işaretlerini kullanmadı. Çoklu kurguyla baş döndürdü. Yine yalnız kaldı. İki binli yıllarda Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızıyla çoklu kurgu ve yeni yazım tekniğini kullandı. Avrupalı hayran kaldı. Ama bizde uyanış yine olmadı. 2010’da Kevser Ruhi Saçları deli Çoruh ile öykümüzde destansı bir hava oluşturdu. Bu çizgiyi romanlarına taşıyan Faruk Duman ülkemizde verilen ciddi ödüllerin tamamını kaptı. Ne yapılsa olmadı yeni yazın tekniği ülkemizde gelenekselleştirilemedi.

Şimdi Yarın Gene Uzak isimli öykü kitabını tanıtmaya çalışalım.    

Küçük sevimli… Sevimli bir öykü kitabı… On iki puntolu yüz yirmi sekiz sayfa. Yarın Gene uzak neyi anlatıyor? Bir kaçı birbirini takip eden pek çoğu farklı konuları işleyen öykücükler. Hacimsiz kitaplar okurun gözünde olumsuz bir önyargıyla titreşir. Şöyle beş yüz, altı yüz sayfalık kalın mı kalın rengârenk kapaklı, şov sunumlu kitap arar okur gözü! Kitap hacimli olunca sanki yazarı daha donanımlı daha bilgili gelir gözümüze! Heyhat! Bu doğru yaklaşım değil. Mesele hacimli olmada, çoklu sayfalarda değil. Mesele özde ciğerde, közde saklı. Köz sönmeyince ateş yeniden tutuşuyor.

Yarın Gene Uzak müthiş bir kitap. Cep herkülü, küçük dev adam. Öykü dünyasının pırıltılı büyüsü...  Paslı bir bıçak gibi gecenin böğrüne saplanan bir sancı. İnsanı, insanın iç dünyasını. Esareti, özgürlüğü kısıtlı tedirginlikleri... Bir çiçeğin dilinden hayatın anlamı… Bir çocuğun çığlığıyla alevlenen yıllar. Süre beş dakika.  Kısıtlı görüşmeler. Anlat derdini, yaşamı sığdır beş dakikaya. Turnaların getiremediği selamı iletiyordu tenin tene değişi. Çocuğun çığlığı ikiye böldü dağları. Avuçlarında taşıdı umudunu, yoruldu yüreğine aldı. Çabuk gelsin diye mayaladı yarını. Beklemenin itici soğukluğu... Sonra koca bir boşluk, hayal kırıklığı. Dönüşü olmayan umutlar. Çölleşmiş gökyüzüne ressamın çizdiği güvercin kapılarında umut oldu. Denize vuran ışıkların su üzerinde kurduğu zarif köprülerde koştu çocuklar. Düş gibi köprüler zarif hayaller düş gibi. Güneş dikene oturmuş gibi. Dikene oturmuş gibi kızgın. İki ateş böceği sevişmeye koyuldu. Yıldızlar izleyip alkış tuttu ikisine. Korku korktu, karanlık ağzını kapayıp yeni güne hazırlandı. Yık bu karakolu yerine güller dik. Sordular yıkacak mısın? Saçma töre bu. On bir yaşın can bedeli! Güneşe baktı yüzlerce ışıkla zincire bağlandığını anladı. Yarın gene çok uzaktı. Küçük kız Azade güldü, ağladı, kızdı. İnsanlar umarlı şehir umarsız... Dağların umudu kalabalığa karıştı. Gizlenen bütün ayıpların üzerinden geçti, yayıldı. Bana annemi anlat dedi, çocuk. Baba anlattı. Başak evi, kahverengi perdeleri, korkuyu tanımış üç yaşındaki çocuğu hatırlamaya çalıştı, başaramadı. Falcı kız nasıl okudu hayatı. Avucundaki parayı nasıl tuttu öyle sıkı sıkı? Şu ağrı kesiciler dünyanın en büyük buluşu. Bir cezveyi nasıl anlatırsınız? Güzel anlattı Malika. Böğürtlen kırmızısı dudaklarıyla anlattı, güldü. Bağımsızlık, tahkim, kuşatma. Anlattı. Güldü. Beyaz teni süte çalıyor, mavi gözleri çiseliyordu Aybüke’nin. Erkekler kültürel birikimlerini kız tavlamak için kullanıyor. Hem nedir ki kültürel birikim? Ekmek sıcak, şarap tarhana kokuyordu. Düşümde ki kadın! Kalktı gitti başka yorgun uykulara. Fıstık ağaçlarım ille de tütün tarlalarım! Hüzün titreyen bir şarkı oldu, yükseldi dudaklarından. Onlar mükemmeldi, romantikti, âşıktılar, özgürlüktüler, adalettiler, tepeden tırnağa tutkuluydular, gök kuşağını istiyorlardı.

Yarın gene uzak yeni yazım tekniğiyle örtüşen çoklu kurgu denemeli; zamanı, mekânı, karakteri ve mizahı, ironiyi sarsıcı bir dille sorgulayan ve okuduğum yüzlerce kitabın hemen pek çoğunda göremediğim baskın cümle, yeni sözcük, karakter tahlili, betimleme gibi temel argümanları sarsan, geceyi aydınlatan pırıltılı yıldızların büyüsü gibi edebiyata iksir katan ve hayret uyandırıcı olmanın ötesinde post modern kürkünü giymiş küçük, sevimli, can alıcı, fişek yatağına giren kurşun gibi sessiz, patlayınca dağların umudunu süsleyen getiren, yayan bir bilgeliğe sahip. Baskın cümle, yeni sözcük seçimi, estetik uyum, betimleme gücü, şiirsel anlatısı yelkenleri şişkin beyaz geminin maviliklere açılması gibi bir düş âleminin boncuk boncuk dizili mavi penceresinden bakıyor öykü dünyasına. Keşke bir iki küçük öykücükte klasik anlatı biçimi tercih edilmeseydi. Hayran kaldım. Güldal Okuducu hanımefendiyi alkışlıyorum.                     

Sevgiyle kalın.