KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 26-07-2021 12:55   Güncelleme : 26-07-2021 12:55

ÖMER YERLİKAYA - Gencağa Yerlikaya; Namı diğer Kazoğlu…

Sevgili okurlar istedim ki bu gün sizlere zaman zaman romanlarımda çeşitli isimler altında konuk ettiğim dedemin hayatından kısa kesitler vereyim ve toprak dostu, hayvan dostu, çevre dostu o insanı birlikte tanıyalım.

ÖMER YERLİKAYA - Gencağa Yerlikaya; Namı diğer Kazoğlu…

1876 yılında dünyaya geldi, nüfus kaydıyla on yıl sonra tanıştı. 1973 yılında yaşamını yitirdi. Hayatını yitirdiğinde yaşamsal 107 yılını geride bırakmıştı. Hiç doktor yüzü görmedi. Doğal beslendi, kendi ürettiklerinden yedi içti. Bal, tereyağı, kırmızı et, arpa ekmeği ile beslendi. Mısır ekmeğini kuymağa bandırdı. Günlük mönüsünde yoğurt, patates, fasulye, kabak, turşu gibi şeyler vardı. Dut pekmezi yedi kızılcık şerbeti içti. Babası Sefer Efendi annesi Esma hanımdı. Vesile adında bir ablası kendinden küçük Osman isminde birde erkek kardeşi vardı. Ablası ateşli bir hastalıktan genç kız iken yaşamını yitirdi. Kardeşi Osman asker olduğu Karsta sınır ihlallerinde Ruslarla savaşırken şehit düştü. Sandıkçıların dayı tarafından öz yeğeniydi. Üçü resmi üçü imam nikâhlı altı evlilik yaptı. İlk iki eşinden üç, üçüncü eşi Fıstıklı köyünden Mustafa Yılmazın ablası Nazire Hanımdan dokuz çocuğu dünyaya geldi. Çocuklarının hepsi erkekti. Dedesinin ismi Kazoğlu Mahmut’tu. Tasasız, gamsız, kedersiz yaşadı. Hiçbir şeyi kendine dert etmedi. Yediği önünde yemediği arkasında kaldı. Canlı ve atak kişiliğiyle kendini hep olayların içinde buldu. Dostoyevski’nin başkarakteri baba karamazovun kötü huylarını bir yanına bıraksak onun gibi heybetli onun gibi aksi birisiydi.

 Gencağa imi timi belli olmayan birisiydi. Karmaşıktı, içinde ki rüzgârın ne zaman ne yandan eseceğini kimse kestiremezdi. Bağırtısı gök gürültüsü gibiydi. Despottu, lafının üzerine laf söylenmez yürürken o durduğunda birlikte durulurdu. Geniş omuzları, uzun kaslı kolları vardı. Kaslı kollarını omuzlarını yağ tabakası örtmüştü. Ağzından çıkanı uluorta söyler lafını geri almazdı. Çok güçlüydü, yüz yirmi okkayı tuttuğu gibi hayvanın terkine atardı. Çelimsiz, korkak, pısırık insanlardan hoşlanmazdı. Kolortadaki konağından geleni gideni, yolda kalanı, sığınanı hiç eksilmezdi. Kapısında adamları malı davarı, atı, iti, eşeği sıpası, ille de boğası eksik olmazdı. Boğanın siyahını makbul görürdü. Gerdanı sarkmış boğadan uzak dur, içi geçmiştir onun derdi. Boğa Belden uzun bacaklı olmalı ve hepsinden öte boğanın gözlerin de asalet olmalıdır, diyordu.

Babası ve dedesi Karsta büyük bir çiftliğin sahibiydi. Çiftlikte yüzlerce kaz yetiştirilirdi. O civarlarda Kaz oğulları diye ün yaptılar. Sınır ihlalleri, savaşlar ve büyük kıtlık nedeniyle göç edip Artvin’e geldiler. Orta mahallede yerleştiler. Sonraları yerlerini orduya bırakıp kolortaya çıktılar. Gencağa, o ele avuca sığmayan deli fişek Kolorta da dünyaya geldi.

 Yeri geldi Çam sakızında Rüstem ağa oldu. Kaygısız, tasasız dediği dedikti. Dik kafalıydı, bağırır çağırır, kırıp geçirirdi. Öküz ciğerini sopasına takar omzunda sallandırırdı. Yeri geldi Çapulacılar sokağında petrov, igor,pavel,avadis, bedros ve eşkıyaların reisi ermeni kikosun karşısına çıktı. Vurdu, kırdı çeteyi çil yavrusu gibi dağıttı. Şehrin girişin de efkâr tepesinin hemen oracıklarda bir akşamüstü bir Türk anasını Ermeni çetesinden kurtardı. Balyoz gibi yumruklarını kullandı birkaç ermeni herifini yere indirdi. Bağrışmaları duyan Ermeniler bir anda toplanıp etrafını sardı. Kalabalık giderek artıyordu. Silahını kullanmayı düşündü ama bu fikrinden çabucak vazgeçti, bıçağı kullandı.  Ve çete reisi Kikosu delik deşik etti. Kikos böğürtülerle yere yığıldı. Başına üşüşen kalabalığı fırsat bilerek gecenin karanlığında orta mahalleye inen dik sokağa attı kendini. Arkasından döküldüler ama onu bulamadılar. İzini kaybettirdi. O gece geç saatlerde eve geldi, atını hazırladı. Atı da tez canlıydı; göğsü sağrısı bacakları güçlüydü Beyaz yelesi sık ve uzundu. Dörtnala koşar; soğuğa, sıcağa, yağmura, rüzgâra aldırmazdı. Annesinin babasının elini öptü, helallik aldı. Bakımlı hayvan yerinde duramadı, şaha kalktı kişnedi. Şavşat üzerinden önce Ardahan’a oradan Merzifon’a dayıma giderim diyordu. Öylede yaptı, yolda önüne çıkan devriye çevirmeleri bertaraf etti. Beyaz ülküsüyle ışıltılar çıkaran atını gecenin karanlığına bir şimşek gibi sürdü. Soylu atı uzun yola gidileceğini çoktan sezinlemiş, enerjisine güç katan içsel bir devinimle rüzgârla yarışır olmuştu. Dur durak bilmeden saatlerce karanlığın nefesine birlikte gölge oldular. Ermeni çete reisi kikos için Rusya’dan doktor getirdiler. Kikos günler sonra iyileşti ama Gencağanın yumrukları, bıçak yarası içine dert oldu. Her çalı dibine her taşın altına baktı. Ermeni kolcular bir yandan Kikos ve çetesi bir yandan üç yıl boyunca arayıp durdular. Aramadıkları ev, açmadıkları kapı kalmadı. Aramalardan bir şey çıkmadı. Gencağanın imine timine rastlayan olmadı.

Dört yıl sonra döndüğünde daha heybetli olmuştu, biraz kilo almış göğsü, omuzları dikleşmişti.  dönüşünü coşkuyla karşıladılar. Kâh kolorta da yaşadı kâh mezraya çıktı. Kuzey rüzgârlarına sürdü atını. Canı sıkıldı saçları deli çoruh’a indi. Ne sen ne ben ikimizde durulmayız diye bağırdı göğün mavisine. Ağzından alev köpükleri çıkıyordu. Aradan yıllar geçti. Komşularına arazi verdi, yer yurt edinip ev bark kurmalarını sağladı. Özgün çıkışlarını, dinçliğini ve yürek sevdasını ölümüne kadar hep canlı tuttu. Arkasında derin izler bıraktı. Mavi alevlerden ateş besleyen koca bir dağ gibiydi.

Bugün o dağın gölgesinde onlarca torun barınıyor…

 Sevgiyle kalın.