KÖŞE YAZARLARI
Giriş Tarihi : 15-03-2021 14:23   Güncelleme : 15-03-2021 14:23

ÖMER YERLİKAYA (Deviskel Suyu, bir kadın ve köpeği)

Geçmişten geleceğe Artvin isimli yarışmada 27 eser arasından birinci seçildi. O yıl yaz sonuydu.

ÖMER YERLİKAYA (Deviskel Suyu, bir kadın ve köpeği)

Kaynarca köyünün kuzey yamaçlarında yükselen kahverengi dağın uçlarına yeni karlar inmişti. Sabahları yağan çiy yolları ve damların üzerini kalın bir tabaka gibi örtüyordu. Dağın tepesine yağan karın ve gecenin getirdiği çiyin oluşturduğu soğuk, köyde geceleri bir hayli soğuk yapıyordu. Arkasından gündüzlerde serin olmaya başladı. Giderek soğuyan günler, henüz kışa girilmeden sonbaharın daha soğuk geçeceğine işaret ediyordu. Önce yapraklar renk değiştirdi, ardından birer birer döküldü. Ağaçlar belki çırılçıplak değildi ama çıplak kalmıştı. Gövdeye yakın dalların iç kısımlarında sararmış, titreyen zayıf yapraklar duruyordu. Dağdan esen rüzgârlar çok çekmedi beraberinde yağmuru da indirdi köye. İki gündür yağıyordu. Soğuk ve kurşuni rengindeydi yağan yağmur. İnce ve aralıksızdı. İnsanı iğneliyordu.

Kaynarca köyünün sokaklarını saran kırmızı toprak yağan yağmurda, dağılmış çamur halini almıştı. Her adımda bata çıka ayaklarını çekerek, iki yanına debelenip zorlukla yürünürdü. Köyün dar ve girintili yollarında... Borçka da Çoruh nehrine dik açıyla uzanan üzeri yeşil örtüyle kaplı iki tepe vardır. Bunlar birbirine öylesine dik ve sarp ve öylesine yakın dururlar ki aynı tepenin tek parçası halinde yığıntısı gibi görünürler. Dağlardan nehre kadar uzayan her yerinde aynı çıkıntıda paralel kıvrımlar yapıp, oldukça derin ve dar vadinin oluşan yatağında güçlü deviskel suyu akar. Bu su büyük bölümü ormanla kaplı dağdan iner. Köyün alt sınırını oluşturan yatağına vadinin diğer sularını da toplayarak Çoruh’a taşırdı. Deviskel suyu yeterince kabarık ve hırçındır. Çoğu yerinde yatağından taşar, bazen bir kıyısında bazen her iki kıyısındaki mısır ve tütün tarlasına büyük zararlar verirdi. Her yıl aralıksız yağan yağmurlardan köyün çıplak arazilerinde ve dağın eteğinde kaymalar meydana gelirdi.

Köyde yaşayanlar havanın açmasını bekliyordu. Kış gelmeden yapılması gereken yığınla iş duruyordu köyde. Mısır henüz tarladan kaldırılmamıştı. Bu yıl ki meyveler yeterli durumda değildi. Geçen yıl yaşanan kıtlık eğer hava bir an önce düzelmese bu yılda yaşanabilirdi. Bu yıl ki tütün hasadı yeterli seviyede değildi. Üstelik tüccar istediği zaman geliyor, istediği fiyata satın alıp gidiyordu. Ne var ki köylü bu yıl tütüne de fazlaca umut bağlanamazdı. Köylünün imdadına yetişen her türlü hava şartlarında yetişebilen ve o bölgede çokça sevilip yenen karalahanaydı.

            Kaynarca köyünden Borçka’ya üç saatlik yürüme yolu vardır. Hayvanın sırtında tütün, ceviz, kara üzüm, mısır, peynir, yağ gibi yiyeceklerden köyde ne bulunursa ilçeye taşınıp satılırdı. Elde edilen parayla biraz gazyağı, tuz, şeker gibi öncelikli ihtiyaçlar satın alınır eğer bir miktar para artarsa oda bir mendilin içinde iç ceplerden birinde daha kötü günler için özenle saklanırdı.

O dönemlerde insanların öncelikli sorunu; hastalığa yenik düşmemek, kendilerinin ve hayvanlarının ihtiyacını sağlayabilmekti.  Bundan öteye kimsenin farklı bir konforu yoktu. Köylü besleyebildiği kadarıyla koyun, keçi, sığır besliyor, kümes hayvanlarına da gerekli önemi veriyordu. Bunlar köylü için büyük kıymet ifade etmekteydi.

Kaynarca köyünden iki arkadaş sabahın erken saatlerinde köyün yaslandığı ormanla örtülü tepeye doğru yürüyordu. Birini elinde balta her ikisinin de elinde oduncu ipi vardı. Sakin görünümlü sarı yapılı adamın, ateşli ve heyecanlı bir yaradılışı vardı. Uysallığına rağmen birden parlardı. Adı Aliydi.   Boylu posluydu, gücü kuvveti yerinde gözüküyordu. İri gözleri, kemerli burnu, gür sırma bıyıkları vardı. Bıyığı kalın etli dudaklarını iyice örtmüştü. Yüzü temizdi, ayağındaki çarıkları dik duruyordu, yeni gibiydi. Dizlerine kadar uzan kıl çorapları bacaklarını biraz çarpık ve olduğundan kaba gösteriyordu. Yanında ki arkadaşı Cafer daha uzun boylu daha zayıftı. Esmer tenliydi. Yüzü, gözleri, burnu küçüktü. Gözlerinde, kadın gözlerindeki sevimliliği aratmayan hoş bir bakış vardı. Seyrek siyah bıyıkları küçük yüzünde çizgi gibi duruyordu. Çelimsiz vücuduna inat kaslı kolları vardı. Elindeki baltayı bazen yeni yağmış karlara daldırıyor, bazen bir sopa gibi ileri geri sallıyor arada bir ip asılı omzuna atıyordu. Geveze birisiydi, konuşmasını seviyordu. Konuştukça boynundaki ince damarları yol yol gerilir, renk değiştirir çoğu zamanda şişerdi.  Üççeyrek saattir yoldaydılar. Köy aşağılarda kalmıştı. Tepeye varmak için kestaneliğin içinde ki patika yoldan yürüdüler. Ayaklarını henüz örtebilen bir kar vardı yerde. Geçen yıl yağan karda eğilen, bir kısmı kırılan bacadaki uzatmaları yenilemek için gelmişlerdi ormana. Yolun dönemecine girilmeden kenardaki kayalığın, insan beli yüksekliğinde yola doğru dil gibi uzanmış çıkıntısına yaslandılar. Beraberindeki köpek onlarla birlikte durmadı. Bir taş atımı kadar uzağa gitti. Bir çalılığın dibine sıyırdı. Döndü idrarını kokladı. Ayakları zerinde vücudunu ileri geri gererek yaylandı. Önce çalılıklar sonra biraz daha yukarıya ağaçlara doğru baktı, ormanın havasını kokladı. Bir iki kez havladı. Ve geriye döndü. Sarı Alinin bacaklarına dolandı.

Sarı Ali köpeğin başını okşadı ona doğru eğildi.

“Mısırı tarladan alamazsak ne yer ne içeriz bütün kış komşu, dedi Cafer.

Sigara içiyordu. Küçük ağzından çıkan kabarık duman çenesine, sakallarına takıldı.

Sarı Ali köpeğini okşamayı bıraktı. Cafer’in sorusuna karşılık verdi.

“Ağaçları düzgün ve kuru olandan kesmeliyiz, Cafer, dedi.”

“Ne demek bu şimdi Sarı? Ben mısırlardan bahsediyorum, sen düzgün olanlardan keselim diyorsun. Eğri kesecek kadar düşüncesiz mi belledin beni. Hem ne alakası var şimdi tarladaki mahsulle. Geçen yıl çektiğimiz sıkıntıyı bilmezmiş gibi konuşursun. Mısır olmazsa açız sarı. Sapı var, samanı var, değirmene götürmesi var. Yoksa elimizde ki buğday kime yetecek. Gidiyoruz işte kardeşim, eseceğiz düzgün bir şeyler diye çıkıştı.

Sigarası ağzındaydı, dudaklarını öpücük verir gibi ileriye uzatıyor bir o kadar da geriye çekiyordu. Ağzı körük gibi çalışıyordu. Başının etrafı dumanla dolmuştu.

“Haklısın galiba Cafer, ben hiç olmazsa bugün bu konuyu açmaz başka şeylerden söz eder birazcık günün keyfini çıkarırız diye düşünmüştüm.

“Günün keyfini çıkarmak kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi sarı? Keşke hayat bu kadar kolay olsaydı. Daha şimdiden hayvanlarımızı içeride beslemek zorunda kaldık. Kışın ne yer bu hayvanlar, orasını da Allah bilir artık. Kim bilir gene kaç hayvanı kesmek zorunda kalırdık. Ah şu yağmurlar ne olurdu mahsul zamanı yağsaydı. Her şey ne kadar bol ve ne kadar güzel olurdu. Otlağı bol, meyvesi bl, tütün dersen orman gibi. Bir eli yağda bir eli balda olurdu insanın. Arı çıkıyor mu kovanından, ne gezer sinek bile çalışmıyor bu havada. Köylü kışlık yakacağını bile hazırlayamadı. Kötü yakaladık sarı kötü. Çok çekeriz bu kışta söylemesi benden kardeş dedi. Bak şu çiseleyen yağmura, çok çekmez sırılsıklam eder bizi. Havaya bakarsın yağmur yok sanırsın. İşte yağıyor, sinsi sinsi yağıyor sarı. Fazla çekmez çürür her taraf, ne mısır kalır ne de üzüm. Pekmezde yapamayız kışa, bu yağmur çürütecek bizi. Evin içi duvarlar küf kokacak, arkasından bir salgın hastalık…

“Yeter diye bağırdı sarı. Sesi kızgındı. Sesini kontrol edemiyor kendini zor tutuyordu. Cafer’in yüzüne bakmadan; Bela mısın be adam, saba h sabah dedi içinden, kızdı.

Hızlı adımlarla önden yürüdü.

Kafası hep karışıktı. Bir iki aya kalmaz askere alırlardı sarıyı. Doğduğu yıl çok kar yağmıştı köye. Babası işten güçten ilçeye inme fırsatı bulamamış, yaza kaydını yaptırırım sağlık olsun diye ertelemişti kayıt işini. O yaz ve diğer yazlar gelmiş geçmiş, sarı altı yaşında iken nüfus kaydıyla tanışmıştı. Şimdi yirmi yedisine giriyordu. İki oğlu ikide kızı birde karısı Fadime vardı.  Bir sıcaklık yayıldı bedenine, terlediğini hissetti. Bedeninin ağırlığı sanki bacaklarına fazla geldi birden. Yavaşladı, şapkasını çıkardı. Üzerinde kar yoktu. Gene de bir iki kez dizine vurdu, yeniden taktı başına. Cafer de yetişmişti arkasından. Artık konuşmuyordu. Sarının kızdığını görünce, suspus olmuştu. Sarıya doğru kaçamak bir bakış attı. Kızgınlığının geçip geçmediğini anlamaya çalışıyordu. Yüzünü başka yöne çevirdi. ‘ Bu sarıyı kızdırmaya gelmez, akıllı ol Cafer, diye mırıldandı içinden.’ Bir müddet daha yürüdüler. Cafer yeniden bozdu sessizliği. Bu sefer daha temkinli konuştu.

            “Dağın öteki yamacına inelim. Orada kuru ve düzgün ağaçlar olduğunu biliyorum. Biraz uzak düşüyor yolumuza, Çaresi var be sarı. Bir ucundan sen diğer ucundan ben omuzladık mı çıkarırız tepeye. Tepeye çıktıktan sonra canımıza minnet ne dersin Sarı? Diye sordu.

            Teklifinin zekice olduğunu biliyordu. Uzun süre ormanda kuru ağaç aramaları gerekmiyordu. Sinsice baktı sarıya.

            “Madem yerini biliyorsun inelim o zaman dedi, Sarı. Kısa konuşmuştu. Sesinde hala kızgınlık ve bir miktar umursamazlık hissediliyordu. Cafer ona bakmadan güldü. O gün neredeyse akşama kadar çalıştılar. Sekiz ağaç kestiler birlikte. İnce dallı, düzgün ve kuruydu kestikleri ağaçlar. Sonra omuzladılar. Yaş olsaydı bu ağaçlar mümkünü yok çıkarılamazdı tepeye. Ön tarafa Cafer geçmişti, arkada sarı vardı. Tepeye doğru yürüdüklerinden bütün yük arkada olan sarının omzuna biniyordu. Yine de belini hiç bükmeden arkadaşından daha rahat yürüyordu. Kestikleri ağaçların yarısını sırta çıkarıp tepenin köye bakan yüzüne aşağı bıraktılar.

            Öğle yemeği için düzgün bir yerde, bir ağacın altında mola verdiler. Her ikisinin azığında kurumuş, bir iki günden kalma mısır ekmeği vardı. Yanında bozulmaya yüz tutmuş, birbirine girmiş tel peyniri duruyordu. Ekmeğin yanmış kaba kenarından birer parça köpeğe attılar. Sarı bir parça da tel peynirinden koydu köpeğin önüne. Köpek önce peyniri indirdi mideye, arkasından önüne atılan iki parça mısır ekmeğini yemeye koyuldu. Cafer de Sarıda tıpkı köpeğin yaptığı gibi iştahla yediler yemeklerini.

            Yemek bittiğinde sarının gözü tükenen azığında kalmıştı. Karnı doymamıştı. ‘Bir bu kadar daha olsaydı’ diye geçirdi içinden yine de doymadığını Cafer’e belli etmek istemedi. ‘ Midemin boş kalan kısmını da suyla doldururum’ diye avuttu kendini. Köpekte doymamıştı ayağa kalktı, uysal, isteyen gözlerle sarıya baktı. Başını iki yanına çevirdi durdu. Sarıda ayağa kalkmıştı suya doğru yürüdü. Köpeğe bakmadan seslendi.

            “Karam gel oğlum” Ellerini dizlerine vurdu. “Gel suya inelim oğlum” dedi.

            Köpek keyifle koşuşturdu peşinden.

            Arkalarından Cafer de kalktı. Derenin suyu buz gibiydi. Dağın soğuğunu indirmişti aşağıya. Avuçlarını birleştirerek suya eğildiler. İçtikleri kar suyu önce dişlerini kamaştırdı sonra ağza yayılan soğuk avurtlarını uyuşturdu. Kirpiklerinin üstünde alınlarına yakın bir yerde soğuk bir sızı saplandı. Her ikisi de doğrulup başlarını hızlıca salladı. İki yanına. Doğrulduklarında bu kez midelerinde suyun soğukluğunu hissettiler. Sanki soğuk bir hava karın boşluğunda geziniyor zannına kapılmışlardı. Arkasından midelerinde bir yanma başladı. İkisi de aldırmadı. Geri dönüp yemek yedikleri yerde tekrar oturdular.

            Yağmur çiselemeye devam ediyordu. Altında oturdukları yaşlı köknar ağacının öylesine gür dalları vardı ki; çiseleyen yağmur henüz dibine inememişti. Sarı sırtını ağaca verdi. Cafer de durduk yerde topladığı çalı çırpı ile bir ateş yaktı. Arkasından elle sarılma sigaralarını içtiler. Yakılan küçük ateş iyi geldi onlara, iyice ısındılar. Rahatladılar uzun süre konuşmadan öylece kaldılar. Gün öğleyi dönmüştü. Bulundukları yer pusluydu. Dağın üzeri sisle örtülüydü. Kalın sis tabakası koca dağı gizlemişti. İnsana bıkkınlık veren içini karartan bir gündü. Yeniden kalktılar çalışmaya başladılar. Geri kalan ağaçları da omuzlayıp sırta çıkardılar.

            Cafer ağaçların kalın uçlarına ip geçirilecek şekilde Toros denilen küçük delikler açtı. Sürütürken de toprağa saplanmaması için tomruk başlarını alttan üsteki deliğe doğru oval bir biçimde yontuyordu. Eli becerikliydi. Omuz iplerine ikişer ağaç takarak yamacın köye bakan yüzüne aşağı sürüttüler. Akşam olmadan da bütün ağaçları eve indirdiler.

            Çatıyı onarmak için havanın açmasını beklediler ama hava hiç açmadı. Çaresiz yağmur altında çalışmak zorunda kaldılar. İki ay sonra şubeden sarının kâğıtları geldi. Merzifon’da yapacaktı askerliğini. Aylar öncesinden muhtar bir şeyler söylemişti, askerlik birazcık düşecekmiş diye. Yoksa dört uzun yıl evinden ayrı kalacaktı sarı. Koca bedeni yorgundu. Düşüncelerini beyninde sıralamaya çalışıyor bir türlü beceremiyordu. Bir düşüncesi diğeriyle uyuşmuyor, bir başka düşüncesi bir başkasıyla bir araya bile gelmiyordu. Bütün düşüncelerini burada bırakacak sabah yola öyle çıkacaktı, emin olduğu tek şey buydu.

            Sarı askerliğini kendi adına bir kurtuluş gibi görüyordu. Kursağına sıcacık şeyler girecek sıcacık yerde yatıp kalkacaktı. Üstelik vatani görevini yapmanın huzurunu yaşayacaktı. Gururluydu sarı, vatanına hizmet etmenin hazzını duyuyordu yüreğinde. Ne var ki onu düşündüren, düşüncelerini karıştıran askere gitmesi değildi. Arkasında bırakacağı karısı Fadime ve çocuklarındaydı aklı. Bir kadın dört çocuk nasıl baş edebileceklerdi bu hayatla? Aylardır durmadan çalışıyordu gene de bir sürü eksik vardı evde. Yakacak odun yeterli değildi. Hayvanların yemi nasıl yetecekti bütün kış. Ahırlarındaki iki inek bir buzağı, üç koyun iki de keçi vardı. Keçinin biri ikiz yavrulamıştı. Koyunların ikide kuzusu vardı. Kapıya yakın bir yerde ahırın bütün soğuğunu çeken yaşlı bir at duruyordu.

            Sarı Aliyi rahatlatan konulardan bir tanesi evin çatısını tamamen onarmış olmasıydı. Diğeri ise bütün yıl iki ineğinden yeterli miktarda yağ ve peynir elde etmesiydi. Mısırdan yeteri kadar ürün alınamamıştı. Olgunlaşması güze kadar süren kara üzüm, havaların kapalı ve rutubetli gitmesinden içini dolduramamış, büzülmüş suyu çekilmişti. Ambarın bir köşesinde yarım çuval kadar buğday unu, bir çuvala yakın mısır unu vardı. Karısı Fadime dört çocuğuyla bütün kış bunlarla yetinmek zorundaydı.

            Karısı Fadime güçlüydü. Dağ köyünün zor şartlarında yetişmiş, dayanıklı bir o kadar da becerisi olan mahir bir kadındı. Günlerdir düşünceli olan kocasının karşısına geçmişti o son gecede. Kocasına baktı, sesi titriyordu. Daha şimdiden hasret kokan gözlerinde; ‘Bizi yeterince üzmedin mi’ diyen bir sitem seziliyordu.

            “Yeter Allah aşkına Ali, düşünülecek neyimiz var? Görmez misin sağlığımız yerinde, ambarımız, ahırımız, otluğumuz her bir şeyimiz dolu. Gazımızda var tuzumuz da çok şükür, çatımızda akmıyor artık. Hem koca köyde bir ben mi yaşıyorum sanıyorsun. Kurban olayım dert etme artık bunları. Günlerdir kendini bitirdin Ali’m, ben üzülmez miyim sanırsın. Nasıl gönderirim seni böyle? Nasıl el sallarım arkandan? Aylardır dur durak bilmeden çalıştın, kendini harap ettin Ali’m. Kimsecikler senin gibi çalışamazdı, dağları sırtlandın bir başına. Üzülme artık, meraklanma bize bir şeycikler olmaz, açın mezarı nerede görülmüş koca adam! Haydi, Ali’m, adam kısmına üzülmek yakışmaz, hele köylük yerinde hiç akışmaz, dedi. İnandırıcı bir sesle konuşmaya özen göstermişti.

            Küçük beyaz ellerini yüzünde gezdirdi kocasının. Güzeldi Fadime,  belki köyün en güzeliydi. Sevimli, görenin içini ısıtan ay parçası gibi güzel bir yüzü vardı. Gamzeleri, kirpikleri yüzüne o kadar uyumluydu ki; gülünce insanın içinde ki bütün sıkıntıyı alır yok ederdi. Sevgi doluydu yüreği. Kocasının gözlerine her baktığında, yüzüne başka bir güzellik gelirdi. Küçücük yüreğinde ki o sıcak sevgisinden bir demet sunardı bakışlarıyla kocasına.

            Sarı Ali bu, karısı ile her bakıştığında kendini uzaklarda, bir başka âlemde; günlerdir su arayan birinin bir pınar başında kanasıya su içip susuzluğunu gideren sonra bir ağaç gölgesinde uzanmış uyumaya hazır bir insanın duyabileceği huzuru hissederdi içinde. Her şeyi unutuyordu karısı gözlerinin içine baktığında. Yorgunluğunu, açlığını, yokluğunu… Unutulması gereken ne kadar üzücü şey varsa o kadarını unuturdu. Yaşaması gereken ne kadar güzellik varsa o kadarını yaşıyordu.

            Pek sık olmazsa da karısının o güzel bakışlarında; kendini tütün almak için köye gelen kibirli tüccarlara benzetirdi. Ayağında ki körüklü çizmesi çamurlanmasın diye at sırtından yere inmeyen, peşindeki adamına emirler yağdırıp, ikide bir dönüp azarlayan göbekli tüccarlara benzetirdi kendini. Bazen bu kibirli, ayağına toz kondurmayan tüccar karısını merak ettiği de olurdu. Acaba karıları da Fadime gibi, güzel ve sevgi dolu insanlar mıydı?

            Böyle düşüncelere nasıl kapıldığını bilmiyordu ama böyle düşünüce de kendine hep kızıyordu sarı. Fadime’nin o duygu yüklü bakışlarında, gariban köylünün kanını emen bu sülükleri düşlemek, nasıl bir sahtekârlıktı böyle? Niçin arada birde olsa imreniyordu bu insanlara? Varlıklı olmaları mıydı yoksa yaşadıkları tatlı hayatları mı cezbediyordu onu? İnsan nefsi bazen yenik düşebilir miydi bu duygulara? Kendi düşüncelerinden rahatsız oldu bocaladı durdu.

            Sonra karısını düşündü. O da bazen rahat yaşayan bir tüccar karısı olmanın düşünü kurmuş muydu? Arada bir böyle şeyleri aklından geçirdiği olur muydu? Yeniden kızdı kendine.

            “Tüh ulan sarı yazık senin kalıbına, dedi içinden. Kimler istemedi Fadime’yi, hangi varlıklı insanlar istemedi. O kimi seçti akışız; tabii ki seni seçti. “Yazık ulan” dedi yeniden kendine. Gözlerini kaçırdı karısından.  Karısının sesiyle yeniden sıyrıldı hayallerinden.

            “Güçlü olmalıyız artık” diyordu Fadime. Ben çalışamaz mıyım sanırsın, bütün bu işlerin altından kalkamaz mıyım sanırsın. Sana Begil oğlu diyorlarsa bana da Salih oğulları diyorlar. Daha tanıyamamışsın sen Salih oğullarını? Karnını doyuramayan bir Salih oğlunu bilir misin sen? Bilmezsin elbet meraklanma Ali’m, Allah kısmet ederde döndüğünde bebelerin kocaman olacaklar, öpüp koklayıp kucağına alacaksın onları. Gözün arkanda hiç kalmasın. Git Ali’m bu vatana kanımızda, canımızda feda olsun. Rahat git ki bizde rahat olalım arkandan.

            Rahatlamıştı sarı, karısına güveniyordu. Bütün gece gün açılıncaya kadar karısıyla ocak başında konuştu. Günler öncesinden hayvanlara meşe yaprağı budarken sert bir çalı ayağına yakın bir yerde deriyi delerek ete girmiş, yara bir türlü kapanmamıştı. Fadime son defa bakım yaptı yarasına, temizleyip iyice sardı bacağını. Gün doğmuştu hava yine puslu ve kapalıydı. Aralık aynın çıplak doğayla kucaklaştığı bir gündü. Günlerdir yağan kar köyün her yanını kapamıştı.

            Fadime, kocasını yolcu etmeden komşusu Cafer karısıyla gelmişti. Arkasından diğer komşularda geldi. Yukarı uzak mahallelerden de gelenler oldu. Ali gelenlerin hepsiyle sarılıp vedalaştı. Köpeği Karabaş bir şeyler sezinlemiş yerinde duramıyor, sağa sola atılıyor sarının bacaklarına dolanıyordu. Her seferinde başını okşuyordu sarı, köpek yine de huzursuzdu. Çocuklarını uykularında öpüp koklamıştı. Karısıyla kalabalıktan birkaç adım öne çıktı. Hüzün dolu gözleriyle bakıyordu Fadime. Kocasının elini tuttu, gözlerinin içine baktı. O kadar içten öylesine sevgi dolu gözlerle bakıyordu ki, sarı sanki düşecekmiş gibi hissediyordu kendini. Koca bedeni heyecanla titriyordu.

            ‘Yapma böyle Fadime, bakma gözlerime ne olur; nasıl ayrılırım ben senden nasıl bırakırım elini’, diye mırıldandı. Fadime gözlerini kaçırdı kocasından elini bıraktı. Sarı karısına bakarak konuştu.

            “Seni önce Allah’a sonra kendine emanet ediyorum. Çocuklarımıza gözün gibi bakacağını biliyorum. Gidince sana uzun uzun yazarım, dedi.

            “Uğur ola Ali’m yolunda bahtın da açık olsun. Beni de çocuklarını da merak etme.  Gözün arkada kalmasın sağlıcakla git sağlıcakla gel inşallah.” Sarı arkadaki köylülerini selamladı. Sesi gür ve heyecanlıydı.

            “Hakkınızı helal edin kardeşleri”, dedi.

            Evin önünden dere ağzına inen dar yola koyuldu. Koca gövdesi karın içinde kayboluyordu. Sırtındaki torba her adım atışında ileri geri sallanıyor bazen önüne doğru kayıyordu. Her seferinde eliyle sırtına doğru çekiyordu. Arkasından köpek seğirtti. Köpekle birlikte bir saattir yoldaydı. Aşağı mahallenin karla yüklü bayırın bata çıka indiler. Düzlükte biraz soluklandı dizlerinin üzerine çömeldi. Akıllı köpek bu fırsatı kaçırmadı. Üzerine atılıp sarının ellerini, yüzünü yalandı. Adam köpeğini boynundan yakaladı, kendine doğru çekti. Köpek başını kaldırmış sarının gözlerine bakıyordu. İçi gitti sarının, bu kadar zayıf birisi miyim diye dövündü içinden.

            Bir çocuğa konuşuyormuş gibi köpeğine konuştu.

            “Benim akıllı karam bu ez çok uzağa gideceğimi biliyorsun değil mi? Bu kez gerçekten çok uzaklara gidiyorum ve uzun bir sürede gelmeyeceğim. Artık köye dönmelisin, karımın sana ihtiyacı olacak. Onları sakın yalnız bırakma karam. Onlar benim her şeyim. Beni anladığını biliyorum evet bunu hissediyorum. Geceleri evi bırakıp yabani hayvanların peşine düşme, evin kapısından ayrıla karam”, dedi. Köpek giderek daha huzursuz oldu. Sahibin söylediklerini anladığını belli etmek için tuhaf hareketler yaptı. Üstüne sıçradı, oturup oturup kalktı. Sarıda ayağa kalktı.

            “Artık gitmeliyim karam, haydi doğruca eve git, git oğlum karam”, dedi.

            Döndü ürümeye başladı. Fazla uzaklaşamadı. Kara havlamıyor, ulumuyor ağlamaklı tuhaf sesler çıkarıyordu. Yeniden döndü adam, köpek yerde karların zerine uzanmıştı; sere serpeydi. Bir süre bakıştılar. Dayanamadı çağırdı köpeği yanına. 

            “Karam gel oğlum”, dedi köpeğe.

            Köpek ok gibi fırladı, yeniden sevdi sarı onu. Kulaklarını çekiştirdi. Sırtını, karnını ovdu. Kaba etine vurdu.

            “Git artık oğlum”, dedi.

            Köpek başını yana çevirdi. Gönderme beni der gibi sarıya bakıyordu.

            “Haydi, oğlum söz dinle artık.” Ellerini vurdu birbirine. Köpek yukarı tümseğe doğru koştu. Karların içinde atılarak yüksekçe bir yere çıktı. Sarı Ali ta aşağılara inmişti.  Bir an durakladı geriye döndü. Havadaki pus giderek artıyordu., karabaşı göremiyordu ama derinden gelen tiz sesini fark edebiliyordu. Bir daha arkasına hiç dönmedi sarı. Artık ne köy görünüyordu nede olağanüstü karın içinde bir batıp bir çıkan koca gövdesi. Yol iz her şey kapanmıştı. Bilmedik bir yere yürüyor zannına kapılmıştı. Vadinin kuzey yamaçlarını biliyordu. Kuzeyi takip etti kuzeyden ana yürüdü sarı. Bütün renkler yok olmuştu. Beyaz ziyadesiyle doğaya hükümranlığını sunmuş gibiydi.

            Köpek ikindiye doğru çıkmıştı eve. Rahat değildi evin etrafında döndü, uzun uzu uludu. Fadime kadın çıktı dışarıya, çaresizdi.

            “Yapma böyle kara Ali’min arkasından böyle uluma, uğursuzluktur derler, yapma karam, gel güzelim sana bir şeyler vereyim.”, dedi.

            Köpek dinlemedi yukarı dağa doğru atıldı. Akçamın geç saatlerinde yorgun bir vaziyette kapının avlusuna bıraktı kendini. O gece hepsi için zor bir gece oldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde yeniden yağmaya başlamıştı kar. Fadime kadın ocağa irice bir odun yerleştirdi. Kızgın köz üzerinde ki alev yalımları her bir yandan sardı odunu. Az sonra da çatırdamaya başladı koca kütük. Odanın içine loş bir aydınlık yayıldı. Kalktı lambanın ışığını kıstı. Sonra bu fikrinden vaz geçti büsbütün söndürdü lambayı.

            “Ocağın ışığı yeter, el işini gündüz yaparım” diye düşündü.

            Gelip ocağın yakınında ki kalın minderin üzerine oturdu. Arkasına da bir minder koydu. Duvara yasladı sırtını. Çocuklarına baktı göz ucuyla. Dördü de uyuyordu. Bakır güğümde ki su fokurdamaya başladı. Uzandı ocağın kıyısına çekti. Düşünceliydi, gözleri tavanın pencereye yakın bir köşesinde asılı duran bir lekede birleşti. Aklı kocasındaydı. Yollar açık mıydı? Yoksa Borçka da mı kalacaktı bir süre. Çok da para almamıştı üzerine.

            “Ben başımın çaresine bakarım para asıl size lazım”, deyip evde bırakmıştı. Gerçi yanına aldığını da evde bırakılanı da toplasan iki koyun parası bile etmiyordu. Başını geriye yasladı. Yüreğinin sıkıştığını hissetti. Bir ağırlık yayıldı zerine. Yüzünde, bedeninde hiçbir kıpırtı yoktu. Uzun süre öylece kıpırtısız kaldı.

            ‘Hayırlısıyla dönersin inşallah Ali, sensiz tadı olmayacak bu evin bunu biliyorum. Kaç gece sabahlayacağım sensiz kim bilir? Sarı boyuna kurban olduğum beklerim elbet seni. Temiz kalpli iyi huylu yiğidim” diye geçirdi aklından.’

            Birden bir rüzgâr peyda oldu, bir müddet esti, uğuldadı durdu. Korktu Fadime kadın. Çatıyı yalayan rüzgârın sesi içeriden duyuluyordu. Kalktı pencereden dışarıya baktı. Rüzgâr her yandan esiyordu. Ötede beride karı havalandıran küçük hortumlar oluşmuştu. Hava akıntısının çukurlarda oluşturduğu tipi dönüp duruyor, bir çıkıntıda sıkışan, dönüp geriye doğru suyun halini anımsatıyordu. Evin karşısında ki kestane ağaçlarıyla kaplı küçük tepeye doğru kaydı gözleri. Rüzgâr gövdesindeki karları yere indirdiği çıplak ağaçları yeni dikilen fidan gibi estiği yöne yatırıyor, kestane ağaçlarını hırpalıyordu. Daha yukarılara baktı bir şey göremedi.

            Gökyüzü tepenin üzerine inmiş gibi duruyordu. Sonra nerden geldiği belirsiz bir sis tabakası kapladı tepeyi. Sis giderek aşağılara doğru yayıldı. Pencerenin önü dahi görünmez olmuştu. Arkasından rüzgârda, uğultuda kesildi. Uğuldayan rüzgârın arkasından bu kez gecenin sessizliği insanı ürpertiyordu.

            Fadime kadın tekrar ocak başına gelip oturdu. Ocağa yeniden odun atmadı. Uyumaya hazırlanıyordu. Evin içine kadar giren ulumalar duydu. Artık bunu umursamadı. Köpek kapalı yerindeydi. Ocağa yakın bir yerde yatıp uyudu.

            Zor günler geçiriyordu Fadime kadın O kış köyü istila eden kar hiç azalmadı. Bütün gününü çalışarak geçiriyordu. Genç kadın günün ilk ışıklarıyla kalkıp ahırı temizledi. Hayvanların yiyeceklerini verip sularını içirdi. Döndü, avludan kar küreğini aldı. Suyun, ahırın, odunluğun yolunu açmak için saatlerce kar küredi. Yorgun eve giriyor, günün kalan zamanını evin içinde çocuklarına bakarak geçiriyordu. Onların karınlarını doyuruyor, altlarını temizliyordu. Elinde bulunan her şeyi iyi kullanıyor, hiçbir şeyi israf etmiyordu.

            Kara evin bitişiğinde ki avludaydı. Yeri kapalı ve sıcaktı. Gün ışıyınca yerinden kalkıyor Fadime kadını hiç yalnız bırakmıyordu.  Günler geçiyor yakacak odunda, hayvanların yiyeceği de azalıyordu. Ormana gitmek için akşamdan küçük kız kardeşine haber göndermişti. Fadime kadın sabahleyin birlikte karayemiş yaprağını toplamak için gittiler. Fadime kadın kocasının avluda asılı eski ceketini geçirmişti sırtına. Kara önlerinden gidiyordu. Günlerce toprakta kalan kar sıkışmış ve sertlenmişti. Yürürken fazla batmıyordu. Hava yine kapalıydı ama yağmıyordu. Diğer günlere nazaran iyi bir gün sayılırdı. Doğruca evin karşısında ki tepeye yürüdüler. Bütün ağaçlar yarı boyuna kadar kar içindeydi. Kara günlerdir kapalı kalmanın hırsını çıkarıyor, etrafa koşup duruyordu. Karayemişin açıkta kalan uç dallarında toplayarak kocaman bir yığın yaptılar. Kız kardeşi Nazmiye sırtın kıyısında ki karayemiş dallarına uzanırken, birden beline kadar kara gömüldü. Toparlanıp çıktığında ayağında ki çarık karların içinde kalmıştı. Karın etrafını açtılar çarığı çıkardılar.

            İpi kopmuş çalıya takılan çarık bir yanından yırtılarak dağılmıştı. Fadime kadın hemen çarıklarını çıkarıp kardeşine uzattı.

            “Benimkilerini giy kardeşim”, dedi.

            “Öyle şey olur mu abla!”

            “Olur, olur giy şunları” dedi. İtiraza yer vermeyen kati bir sesle konuşmuştu.

            “Ama sen üşüyeceksin abla.”

            “Kıl çoraplarımı görmüyor musun Nazmiye, bunlar çarık gibidir. Karı da tutar soğuğu da. Artık işimiz de bitti oyalanmadan bir an önce dönelim.”

            İpleri serdiler karın üzerine. Karayemiş yapraklarını doldurdular, ayağa kalktıklarında sırtlarında kabarık dal yığınları duruyordu. Sırtlarında yükleri olunca bazen bir ayağı bazen iki ayağının üzerinde kara gömülüp bata kalka zorluklarla ilerliyorlardı.

            Fadime kadın kardeşine belli etmek istemedi ama ayakları artık karın soğuğuna dayanamıyordu. Eve indiklerinde çoraplarını çıkardı, ılık suyla ayaklarını yıkadı. Bir eliyle de ovup durdu. Ateşe yanaştı. İnce bir sızı dolandı ayaklarında. Bir hafta karnının, yanlarının ağrısı hiç geçmedi. Yine de bir maraz kapmadan ucuz atlattığını düşündü.

            Kışın zor günleri bir bir geçiyordu. Fadime kadın aç yattığı geceleri umursamadı bile. Çocukları aç değildi nasılsa. Havanın açık olduğu günlerde kara ile birlikte dere yatağına ilerleyerek fazla uzaklaşmadan yakın yerlerde odun kesip getirdi. Yorgunluktan arada birde olsa kocası alına geldikçe burnunun ucu sızlardı.

            ‘Bacağındaki yaran kapandı mı Ali’m’? Diye aklına gelip takılıyordu yarası. ‘Asker ocağı burası elbette kapanmıştır. Elbette tedavi etmişlerdir yarasını kocamın’ diye kendini avutuyordu. Yine de içinde ki hüzün eksik olmuyordu. Gözlerini çıplak doğada gezdirir;

            “Adamsız evin dumanı ne kadar çıkar Ali’m? Diye kederlenirdi.

            Çalışmak ona zor gelmiyordu. Fadime kadın çocukluğundan beri alışıktı çalışmaya. o günlerde ansızın çıkan güneş, bütün parlaklığıyla yayıldı köyün üzerine. Aylardır yok olan kuşlar birden tünedi ağaç dallarına. Gün giderek açıldı, giderek ısındı. Ilık bir bahar havasını andırıyordu. Böyle fırsat kaçmazdı. Biraz odun birazda yaprak getirmeliydi. İpini, küçük baltasını alarak tepenin yolunu tuttu. Karanın keyfi görülmeye değerdi. Fadime kadının önü sıra koşuşturdu durdu. Öğle olmadan bir arka yükü odun biraz da yaprak hazırlamıştı Fadime kadın.

            Yorulmuştu.

            Bir müddet dinlendi. Sonra biraz su içmek için dereye indi. O esnada yavrularıyla birlikte dereye inen domuz sürüsü ile karşılaştılar. İçlerinden biri yönünü değiştirerek Fadime kadının üzerine doğru atıldı. Genç kadın irkildi, kendini korumak için yapabileceği fazla bir şey yoktu. Baltasını yukarıda odunların yanında bırakmıştı. Öylece kalakaldı. Aralarında ki mesafe kapanmak üzereyken kara yandan domuzun üzerine ok gibi atıldı. Kısa süreli bir boğuşma geçti aralarında. Bütün sürü yavrularıyla birlikte yamaca yukarı gözden kayboldu.

            Karda kan lekeleri vardı.

            Kara yerdeydi. Dili dışarıda hızlı hızlı soluyor, debeleniyordu. Canının yandığı belliydi. Ön bacağına yakın bir yerden, sırtına doğru bir parmak uzunluğunda bir açılma vardı. O kısa boğuşma anında domuz dişini geçirmiş, deriyi boyunca yırtmıştı. Fadime kadın soğukkanlılığıyla yarayı kontrol etti. Yarası derin değildi. Açılan yaradan iç organlarında sarkmalar vardı ama organları zarar görmemişti. Sırtından kocasının ceketini çıkardı. Önce yarasını sonra köpeği sardı. Köpeğin yardım isteyen bakışlarına dayanamadı. İçi gitti genç kadının. Karayı kucakladığı gibi evin yolunu tuttu.

            Evde yarasını daha yakından inceledi. İyileşebilir bir yara olduğuna kanaat getirdi. Ancak yaranın kapanabilmesi için de yırtılan derinin dikilmesi gerekiyordu. Yarayı iyice temizledi. Komşu kadını çağırdı. Köpeğin yarası üst üste gelecek şekilde yatırıp sıkıca tutturdu. Yorgan dikmede kullandığı uzun bir iğneyi ateşte dağladı. İnce dayanıklı iplikle yedi yerinden dikti. Kara çok kıvrandı. Canı çok yandı. Yine de zorluk çıkarmadı. Hareketsiz öylece kalakaldı.

            Fadime kadın avluda ki sobayı yaktı.

            Her gün karnını doyurdu temizliğini yaptı, neredeyse yanından hiç ayrılmadı. Akıllı hayvan yerinden fazla hareket etmiyordu. Dikişler işe yaramıştı. On beş gün geçmeden yarası kapanmaya yüz tutmuştu. Köpek iyileşmeye başlamış kaşınan yarasını dayanılmaz bir istekle yalayınca, yarası yeniden açılmaya başladı. O günden sonra kalın bir bez parçasıyla yarasını iyice sardı ve bir daha açılmadı. Kara her geçen gün iyileşti. Her fırsatta Fadime kadını hafifçe ısırıyor ellerini yalıyor, bir şekilde teşekkür etmeye çalışıyordu. Fadime kadın bunu severek yapıyor, her yanına geldiğinde;

            “Benim karam sen yanımda olmasaydın halimi düşünmek bile istemem”, diye başını okşuyordu.

            Kara tamamen iyileşince yeniden işlerine koyuldular. Bahar yaklaşıyordu. Kar tamamen kalkmamıştı. Fadime kadın ambarında yenecek fazlaca bir şeyin kalmadığını biliyordu. Komşusu Cafer’den iki kap mısır ununu ödünç aldı. Bir iki sırt yükü de mısır sapı almıştı hayvanları için. O kış ağır geçmesine rağmen ucuz atlatılmıştı. Köy yerinde fazla hayvan kesilmemişti. Ahırda ki atı saklamak gereksiz gibi geldi. Fadime kadına. Yaz gelince bir çaresine bakarım diye düşündü.

            O uzun kış gecelerinde, içinde korkunç fırtınalar koptu. Duygularını gizledi. Onu görenler içindeki fırtınasını bilmeden sağlıklı, dingin bir insan gibi gördüler. Yorgun akşamlarında, kocasının Merzifon da olduğunu düşünmek bile içini açıyordu.

            Günler sonra bahar geldi.

            Deviskel suyu kabarmış heybetli bir görünüme bürünmüştü. Onca tepeden toplanan suyu Çoruh’a taşıyordu. Beyazdı su, hızlı akıyordu. Yatağında sıkışmış yuvarlak iri taşlara çarpıyor, dönerek geriye yayılıyor, küçük göletler oluşturduktan sonra taşların üzerinden yeniden akıyordu. Kıyısında çimenler, ayrık otları, kasımpatılar, bitki sürgünleri yükselmişti, boy boy… Karşı kıyısı yeşilin tonlarında akıp giden menekşeyle örtülüydü. Arsızca tepeye doğru yayıldı menekşeler. Çok geçmedi ağaçlarda küçük yapraklar peyda oldu. Meyve sürgünleri uzadı. Köyün içi gelinciklerle, papatyalarla, kırmızı parlak çiçeklerle doldu taştı. Çayırlar diz boyuna ulaştı. Kar kalkar kalkmaz köylü ahırdaki bütün gübreyi taşımıştı tarlaya. Tarlalar, öbek öbek sıralanmış gübre yığınlarıyla örtülüydü. Dinlenmiş, suya doygun kara toprak et gibiydi. Ziraat açısından her şey yolunda gibi gözüküyordu. Köyün neredeyse bütün arazisi güneye bakıyordu. Ağaçtan yapılma evleri de öyleydi.

            Yamaçlar yeşile büründü. Her geçen gün gökler daha ısınıyor. Pamuksu iri yağmur bulutları dans ediyordu gökyüzünde. Eteklerdeki kızılcıklar,  yabani erikler, bu sıcak günlerde çiçeğe büründü. Kızılcıkların dalları kaybolmuş açılan bir şemsiye gibi çiçek topuna dönüşmüştü.

            O günlerde kuşlar istila etti köyü. Serçeler, ispinozlar, baştankaralar, ardıç kuşları ve arkasından tarla kuşları doldurdu köyün içini. Çizgili parlak renkli kelebekler yayıldı çimenlere. Köyün horozları o süslü ibiği o muhteşem kanat çırpışı ile kasıla kasıla yürüdü tavukların içinde. Tavuklarsa her sabah folluğa koydukları yumurtaların ardından çıkardıkları gürültüler ve yersiz şamatalarıyla köyü ayağa kaldırdılar. Folluğundan yumurtayı alıncaya kadar kesmediler yaygaralarını. Toprakla yeni tanışan civcivler, ürkek halleriyle kümesin kapısında toprağı eşeleyip durdular.

            Tabiat artık insanların yanındaydı. İlkbahar coşkusunu insanlara da göstermiş; uzun kış günlerinde üzerine serpilen ölü toprağını çekip almıştı. Yılgınlığın yerini dinginlik, karamsarlığın yerini bahar umutları aldı. Beyinlerde yeni umutlar yeni düşünceler filizlenmeye başladı.

            Fadime kadın evinin kapısında ki beş dönüme yakın tarlasında çalıştı, günlerce otunu, dikenini temizledi. Üzerinde topladığı etek dolusu taşları götürüp derenin kıyısına döktü. Gübreyi tırmıkla bütün tarlaya yaydı. Acele ediyordu, köyde işler tamamıyla açılmadan, sürmeliydi tarlasını. Komşusu Cafer’den öküzleri aldı, karasabana koştu. Beşinci gün öğleye doğru bitirdi tarlayı. Toprak yeterince ters yüz olmuş, köze bırakılan ciğer gibi kabarmıştı. Günlerce bakan güneş, arada bir çiseleyen yağmurun da yardımıyla açılan karıkları ufaladı. Bütün tarla ekime hazır hale gelmişti.

            Evin yakınında küçük bir bölümünü taze yenecek öteberi için birazını d patates için ayırmıştı. Kalan bütün tarla mısır içindi. Bu yıl mısır bereketli olursa kendi içinde ahırda ki hayvanlar için de sorun kalmayacaktı. Çoğu geceler aç yatmıştı. Tohumun iyisini yemeye eli gitmemiş tarla için saklamıştı. Sürülen tarlaya mısırları emek için acele ediyordu. Kendisine bir iki komşusu, bir de kız kardeşi Nazmiye yardımcı oldu. Bir komşusunun kızı da evde çocuklarına baktı. Ekimi bitirdiler. Fadime kadın tarlanın çitlerini kontrol etti. Çöken, kırılan kısımlarını yeniden onardı.

            Hayvanlar otlaklara yayılmıştı.

            Besin değeri yüksek kır otlarını bütün gün yiyerek karınlarını doyuruyorlardı. Kızılcık ve yaban eriğinden sonra diğer meyvelerde çiçeklerini açtılar. Meyve dallarını öbek öbek kaplayan tomurcuk denizi, köyü gelin gibi süsledi.

            Güçlü bahar güneşinin engebeli arazide oluşturduğu ışık, gölge yansıması köye doyumsuz bir seyir getirmişti. İki yıldır vermeyen orman kestaneleri dallarında ki çiçekten görünmez oldular. Bereketli bahar yağmurları zamanında indi toprağa. Böyle giderse çayırlarda ikinci defa güz biçimi yapabilecekti. Köyün kuzeyine bakan kayın ormanı da yağmurdan nasibini almış, coşmuştu. Meşe ağaçları ise bir başka yeşerdi. Sürgün dalları uzadı. Köklerinden yeni filizler fışkırdı.

            Güneş, toprak ve su topraktaki ölü canlara hayat getirmişti. Bütün espri doğanın bu ölçüyü gerektirdiği zamanda bir araya getirmesinde yatıyordu. Baharın getirdiği bu bolluk köylünün açlık korkusunu akıllardan uzaklaştırdı. Köyün çayırları biçildi, güneşli havada kurutularak samanlıklara taşındı. Fadime kadın çayırını bitirdi. Bağda bostanda çıkan ayrık otları orakla temizledi, sırtlayıp samanlığa yığdı.

            Ertesi gün uzak bağdaki otları da hazırladı, sırtlayıp eve doğru yürüdü. Evine bakan sokağın dirseğinde durdu. Toz toprak içinde kendi evine doğru koşan çocuğu izledi. Çocuk Fadime kadını görünce birden durdu. Ona doğru yürüdü. Elindeki zarfı gizlice cebine soktu, gülerek yaklaştı.

             Elbiseleri tozluydu. Üzerinde kuruyan teri yüzünü kirli sarıya çevirmişti. Kuruyan toz izleri, yüzünü pasaklı gibi gösteriyordu. Yine de çocuksu sevimliliği ön plandaydı. Yuvarlak yüzünde i gözleri zekiceydi. Bakışlarında bir şey saklıyormuş gibi bir uyandıran sinsilik vardı. Gülerek konuştu.

            “Beni bildin mi Fadime yenge?”

“Ne olacak bildimse, ne söyleyeceksin bana de bakalım hele senin gidi hınzır!”

            “Demem, dedi çocuk. “Önce soruma cevap vermelisin”

            “Sen Nuri emminin ortancası İshak değil misin? Bildim mi?”

            “Bildin” dedi çocuk.”

            “Ne kadar büyümüşsün böyle…”

            Çocuğun hoşuna gitti. Yolun kıyısında ki taşın üzerine çıktı.

            “Büyümüşüm” dedi.

            “Niye geldin buraya, söyleyecek misin yengem?”

            “Söylerim ama müjdemi de isterim.”

            “Ne müjdesi bu? Yoksa Ali’m den haber mi getirdin? Haydi, söyle artık kurban olduğum”

            Çocuk diretti.

            “Müjde mi isterim!”

            “Veririm elbet.”

            “Tamam” dedi çocuk mektubu gösterdi. “ Sarı emmiden” dedi.

            “Ver kurban olduğum, ver gök gözlüm” dedi. Eli titriyordu kadının. Soluğu tıkanmıştı. Sırtında ki otlarla birlikte sokağın bir kenarına yığıldı. Mektubu göğsüne bastırdı. Gözlerini kapadı. O kısa ana, bir ömür sığdırmaya çalıştı. Çocuk bozdu tılsımı.

            “Müjde mi isterim” dedi yeniden. Kadın gözleri açtı.

            “Yarın öğleye bana gel, taze yağ hazırlarım, ocak da lokma da dökerim.”

            “Pekmez de isteri” dedi çocuk.

            “Bir parça pekmez de bulurum” dedi kadın.

“İyi ya tamam...”

“Gel şu mektubu bir nefes okuyuver bakalım Ali’m nasılmış.”

“Okurum” dedi çocuk.

Çocuk okumaya başladı. Okurken bazı yerleri yeniden okutturuyor daha yavaş okumasını tembihliyordu. Mektup bittiğinde çok sevindi Fadime kadın. Ruhunda bir şiddetli hasret duygusu alevlendi. Sesi titriyordu. Mektubu tekrar çocuğa uzattı.

“Doyamadım Ali’me bir kere daha okur musun, kurban olduğum.” Dedi.

“Bir kere daha okurum” dedi çocuk.

“Ama bu sefer daha yavaş oku yengem. Her kelimesin hafızama kazımalıyım.”

Çocuk yavaş yavaş okudu mektubu, bitirince de koşarak ağaçların için de kayboldu. Sarı Ali askere gideli altı ay olmuştu. Bu gönderdiği ilk mektuptu. İyi olduğunu yazıyordu mektubunda. Bacağında ki yara tam olarak kapanmamıştı. Merzifon’dan Ankara’ya tatbikat için yürüdüklerinde yarası yeniden açılmıştı. Öyle yazmıştı mektubunda sarı. Kendinden bu kadar bahsetmişti mektubundan. Fadime’yi, çocukları, karayı, köyde olup biteni, uzun uzun sorup durmuştu. Kışı nasıl çıkardıklarını, onardığı dama kadar her şeyi merak ettiğini yazıyordu.

O gece bir türlü uyuyamadı Fadime kadın. Pencere aralıklıydı. Ocakta harlı bir ateş vardı. İki mum yaktı karşı köşeye yerleştirdi. Mumların, savrulan esintiyle birlikte ışığının yer değiştirdiği loş bir aydınlık oluştu odanın içinde. Çocuklarına anlattı, babalarını. Yüreği kabarıyordu genç kadının. Bir hüzün dalgası kapladı içini. Uzun zamandır bir köşede sakladığı kara çay çıkardı. Bir miktarından çay demledi kendine. Mumların ışığında oturdu çayını yudumladı.

İlkbahar akşamının keyfini çıkarmak istiyordu. Çocuklarıyla baş başa kocasını düşündü bütün gece. Çocuklar uyumuş olsa da babalarını anlatmaktan hiç geri durmadı.

“Kışı çıkardık hayırlısıyla, çatıda akmıyor Ali’m. Bu yıl toprak çok bereketli, bu yaz çok iyi olacak. Her şey çok iyi gidiyor. Yeter ki sen gel yuvana Ali’m, diyordu gecenin sessizliğine.

Kalktı çocukların üstlerini kontrol etti. Dışarıya, avluya çıktı. Karaya baktı. Köpek yattığı yerden kalktı Fadime kadının yanına sokuldu.

            “Ali’m seni de unutmamış karam”, dedi köpeğe.

            Eğildi köpeği okşadı, avlunun dışına doğru çıktı, bahçeye yürüdü. Ay ışığıyla aydınlanmış güzel bir gökyüzü vardı. Yıldızlarla doluydu gökyüzü. Gün aydınlığı gibiydi dışarısı. Köyün tepeleri, ormanlar hatta ağaçlar bile fark ediliyordu. Gece oldukça sakindi. Aşağıdan derenin sesi duyuluyordu. İçeri girdi, bir yere kıvrılıp uykuya daldığında gece yarısı çoktan geçmişti.

            Sabah kalktığında güneş tarlaya kadar yükselmişti. Belki de ilk kez böylesine geç kalkmıştı. Yatağın kenarındaydı mektubu. Sandığın bir köşesine koydu. O gün evden uzaklaşmadı. Kapıda bostanda oyalandı. Öğleye doğru İshak’ın istediği şeyleri hazırladı. Onun geldiğini karanın havlamasından anlamıştı. Onu içeriye aldı, öptü. Yemeğin başına oturdular.  Çocuk karnını iyice doyurdu. Sonra mektup yazdırdı Fadime kadın, Kocasının merak ettiği her şeyi uzunca anlattı mektubunda.

            “Canın ne zaman lokma isterse çekinme gel olur mu?

            “Olur, gelirim”, dedi çocuk.

            İştahla ellerini birbirine sürttü.

            Öğleyi geçkin çıktı evden. Fadime mektubu koynunda sakladı. Çocuğun arkasından baktı. Nedense evinden uzaklaşmak hiç içinden gelmiyordu geni kadının. Mısır tarlasını gezdi. Çitleri kontrol etti yeniden. Bahar yağmurları işe yaramıştı. Mısırlar topraktan oldukça gür çıkmıştı. Hafta sonu Borçka’ya inmeye karar verdi Fadime kadın. O güne kadar taze yağ biriktirdi. İhtiyaçlarını bir bir gözden geçirdi. Sandığında sakladığı parasını kontrol etti. Bir kısmını kışın kullanmıştı. Kırk lira civarında kâğıt para, bir avucunu dolduracak kadar da bozuk para vardı.

            Üç gün çabuk geçmiş hafta sonu gelmişti. Sabah erkenden kalktı, hazırlandı. Yeni elbisesini giyindi. Entarisinin üzerinden sıkma yeleğini geçirdi sırtına, kuşağını bağladı. Renkli yazmasıyla başını örttü. Yün çoraplarını giydi çarıklarını sıkıca bağladı. Kenarları dökülmüş aynanın karşısına geçti. Kıyafetine çeki düzen verdi. Çok güzel olmuştu Fadime kadın. Uzun zamandır giymediği kıyafetleri çok yakışmıştı kendine. Kendin güzel buldu. ‘Ali’m görseydi nasıl sevinirdi’, diye geçirdi içinden. Yanakları pembeleşti, gözleri kızardı. Utandı, aynanın karşısından uzaklaştı.

            Kız kardeşi Nazmiye kalmıştı evde. Kendisi Borçka da iken çocuklarına bütün bakacaktı. Nedense küçük kardeşi ablasının yalnız gitmesini istemiyordu.

            “Abla yalnız gitmesen” diyorum, diye konuştu. Sesi endişeli bir o kadar da kararsız çıkmıştı ağzından.

            “Neden çekiniyorsun Nazmiye_ Açık açık söylesene şunu kardeşim.” Dedi.  Fadime kadın kız kardeşinin aksine kendinden emindi. Sesini kontrol ederek konuşmuştu.

            “Köy yerinde söz olmasın ablacığın böyle ersiz kasabaya inmek görülmüş değildir.””

            “Ne sözü olacak bacım? Biz işimizde gücümüzdeyiz, çalışmaktan başka ne düşünürüz. Ne yapmışız köylüye ki söz edilsin. Hem Ali’m burada onu bırakıp ben yalnız mı gidiyorum. Tasalanma sen kim ne konuşacaksa konuşur, biz işimize bakalım.” Dedi.

            Ahırdan atı çıkardı hazırladı. Yirmi kiloya yakın yağı ve peyniri yükledi. Küçük bir sepetin içine ellinin üzerinde yumurta doldurdu.

            Döndü kız kardeşine baktı.

            “Kasabadan bir şey istiyor musun ablam?” Dedi.

            “Bilmem ki ne istenir ki çarşıdan?”

            “Sen merak etme ben istenecek bir şeyler bulurum, dedi. Yeter ki sen çocukların başından ayrılma.”

            “Ayrılmam, gözün arkada kalmasın,” dedi Nazmiye.

            Fadime kadın atın yularından asıldı. Besmele ile yola koyuldu. Kara önünde ilerliyor, dönüp dönüp havlıyordu. Yıllar öncesinden, kocasının ısrarına dayanamamış birlikte gitmişti kasabaya. İlk kez kocasıyla gezmişti Borçka’yı.

            ‘İyi ki gitmişim Ali’mle’ diye düşündü.

            Kasabaya indikleri gün söylemişti Fadime kadına.

            “Dünyanın hali bu belli olur gülüm” demişti. “Bir gün inmek durumunda kalırsın kasabaya bensiz!” Dememiş miydi? Akıllı adamdı kocası. Aklından bunları geçirdi Fadime kadın.

            Köyün içini hızlı adımlarla geçti. Aşağı mahalleye kadar aynı hızla yürüdü. Kara toprağı kokluyor ileri geri havlıyor, garip davranıyordu. Bu durum kadının gözünden kaçmadı, dönüp köpeğine konuştu.

            “Gel karam” dedi Fadime kadın. Ali’min arkasından buralara kadar ancak inebildin değil mi? Diye bakarak konuştu köpeğine. “Sonra seni zorla geri çevirdi, kokusunu ararsın değil mi Ali’min. Akıllı köpeğim benim.” Köpek kadının ayaklarına koşup dolandı.

            Güneş yeni doğmuştu. Etraf sakindi. Fadime kadın mola vermeden yürüdü. Bir an önce inip erken dönmeyi geçiriyordu aklından. Bir sürü tepe aştı, dar yollardan derelerden geçti. Kör yataklarda yeni dereler oluşmuş, köpüklü beyaz sularıyla gürül gürül akıyordu.

            “Aksın” diye söylendi kendince. Bu sene bolluk olacak meraklanma Ali’m” diye kocasına konuştu. Alaca köyünü geçerken güneş yükselmiş, otlaklara hayvanlar yayılmıştı. Atıyla bir başına giden kadını gören Alacalılar garipsediler. Bir mana çıkaramayınca hayra yordular. Fadime kadın bir ara durup konuşmayı düşünmüştü ama bunun yersiz ve gereksiz olduğunu düşündü.

            Alacalı köylüler onu yalnız yürüyen kadın olarak görüyorlardı haklı olarak. Oysa Fadime kadın kendisini yalnız hissetmiyordu, hiç yalnız değildi. Kocası Aliyle birlikteydi. Öyle düşünüyordu. Başka nasıl düşünebilirdi? Onu anmadan, düşünmeden geçen zamanı hatırlamıyordu bile.

            Önünde ki son tepeyi de dönünce vadide akan Çoruh’u gördü. Çamur renginde bulanık akıyordu nehir. Bulunduğu yerden kasaba yeterince görünmüyordu. Aşağıda küçük şişman tepeler engelliyordu. Doğuya doğru uzanan kıyısı görünüyordu sadece. Daha istekli yürüdü. Kasabaya girmeden atını gölgeli bir yerde bir ağacın dalına bağladı. Önüne ot dolu torbasını koydu. Getirdiği yiyecekleri sırtladı. Karayla birlikte kasabanın çarşısına yürüdü.  

            Çarşı kalabalıktı. Kasabanın pazarı yeni kurulmuştu. Yakın köylerde yaşayan insanlar inmiş, pazardaki yerin almıştı. Tohumluk mısır, tütün, patates, buğday unu, karalahana, taze soğan, marul gibi mevsiminde yetişen öteberi vardı. Pazar yerinin karşı tarafına elbise satanlar daha çok hırdavatçı ve bakırcılar dizilmişti. Fadime kadın Pazar yerini gezdikçe ürkekliğini zerinden attı. Köpeği karayla bütün Pazar yerini dolandı. Birçok şeye imrenerek baktı ama üzerinde fazla durmadı. Bir an önce getirdiklerini satmayı düşünüyordu. Kilosu kaça gidiyordu nasıl satmalıydı? Pazarın bir yanına geçip diğerlerinin yaptığı gibi müşteri mi beklemeliydi? Yoksa önünde ki birkaç dükkâna mı sormalıydı? Pazar yerinde kendinden başka satıcı bir kadına rastlamadı. Belki vardılar ama Fadime kadın görmemişti. Kararsızdı ne yapması gerektiğini düşünürken, sırtında ki yükünün hafifçe çekildiğini fark etti. Döndü o yöne doğru baktı. Karşısında orta yaşlı seyrek sakallı bir adam duruyordu. Kısa kesilmiş saçları sakalına nazaran daha gür ve fırça kılları gibi sert duruyordu. Güven veren birisine benzemiyordu. Yüzünde, kolay yoldan para kazanma hesabı güden basit bir ifade vardı. Yüzü çizgili sesi soğuk ve kötüydü.

            “Yükün ne ola gelinim satar mısın?” Dedi alaycı bir sesle.

            Fadime kadın bozuldu. “ Nereden gelinin oluyorum” diye adamın gözlerinin içine baktı.

            Kadının bozulduğunu gören adam toparlandı. Kendine çeki düzen verdi.

            “Şu dükkân benim bacım”, dedi. “Buraları bilmediğin belli, bir köşede otursan kaç güne satarsın malını, tabii satmak istersen ben alıcıyım”, dedi.

            Daha ciddi tavır takındı ikna gücünü kullandı. Kendine güveniyordu. Kuşku duymadan dükkânına doğru yürüdü. Fadime kadın kısa süre tereddüt geçirdikten sonra kararlı adımlarla, adamın arkasından yürüdü.

            “Buraya gelen herkesin malını sen mi alırsın?” diye diklenerek sordu.

            “Herkesin değil tabii, isteyen oturur kendi malını kendisi satar. Biz kimseden zorla bir şey almıyoruz. Şimdi getirdiklerini satmak istiyor musun?

            “İstiyorum”, dedi Fadime kadın kısaca.

            “Bakalım ne getirmişsin?” dedi adam.

            Çuvalın içinde ki yağla, peyniri çıkardı. Tezgâhın üzerine koydu. Fadime kadında elindeki yumurta dolu sepeti bıraktı tezgâhın üzerine. Adam parmağının ucuyla yağa dokundu, ağzına götürdü. Peynirden de bir parça attı ağzına. İştahla şapırdattı ağzını. Yüzü hareketlenince, yüzündeki ince çizgileri daha çok belli oldu. Sepetten bir yumurta kaptı kulağına yaklaştırarak salladı. Yeniden bıraktı sepetin içine.

            “Yağında peynirin de çok güzel gelinim! Yumurtaların da taze”, dedi. Fadime kadının hoşuna gitti. Gelinim sözünün üzerinde artık durmadı. Adam getirdiği her şeyi beğenmişti. İnsanı rahatsız eden gülüşüyle önce yağı tartıp bir kenara yazdı. Arkasından peyniri de tarttı. Tarttığı peyniri dükkanın önündeki sergiye çıkarıp koydu. Yerine geçti, kalemle bir şeyler karaladı. Yazdığı şeylerin üzerine çizik attı. Fadime kadına doğru kaçamak bir bakış gezdirdi. Yeniden bir takım rakamlar yazdı. Sonra yazdıklarını topladı. Bir yanlışlık olmasın ciddiyetiyle yaptığı hesabı, kadının duyacağı biçimde sesli olarak tekrarladı. Kadına bakmadan umursamaz bir tavırla ortaya konuştu.

            “İkisi on dokuz kilo ediyor. İkisi için otuz sekiz lira veririm. Ayrıca yumurtaların için de ayrıca para ödemem gerekecek. Kaç tane var sepetin içinde gelinim?”

            “Altmış olsa gerek.”

            “Olsa gerek ne demek gelinim, biz insanımızın sözüne inanırız. Altmış diyorsan öyledir tabii ki. Üç lirada yumurta için veririm, sepetin sende kalsın. Şöyle bir bakalım hepsi ne tutuyor? Önceki hesap otuz sekiz lira, üç lira da yumurtalar için ne yapar hepsi?

            Bir gözünü yumdu, başını yukarı doğru kaldırdı. Yeniden hesap yaptı, yeniden konuştu.

            “Tam tamına kırk bir lira. Evet, kırk bir lira. Ne dersin gelinim?” dedi.

            Fadime kadın sessiz kaldı. Doğruyu söylemek gerekirse pazardaki kırk bir liraya ne alınabilirdi? Onu da pek bilmiyordu. Galiba en iyisi satmak diye geçirdi içinden. Fadime bunları düşünürken, dükkân sahibi caymasından korktu.

            “Haydi, kırk iki lira olsun uzatma da al şu parayı”, dedi.  “Diretirsen kırk kuş daha vermem üzerine bilmiş ol.” Diye korkutmayı da ihmal etmedi.

            “İyi ya ver”, dedi. Kırk iki lirayı.”

Adam parayı uzattı.

            “Bir daha bir şeyler getirirsen doğruca bana gel. Paranı da iyi sakla, düşürme”, dedi. Fadime kadın bir an duraksadı, mektubu göndermek için posta idaresini soracaktı, vazgeçti bu düşüncesinden. Adamdan pek hoşlanmadığını düşünüyordu.

“Sağ olun”, dedi ve çıktı dükkândan.

            O yıllarda kasaba büyük bir kayanın çıkıntısında kurulmuştu. Çarşının çoğu kayanın üzerindeydi. Köprübaşına doğru yürüdü. Köprünün her iki yanında dükkânlar vardı. Köprünün altında, nehrin kıyısına yukarı sıralanmış bağlı kayıklar duruyordu. Köprünün orta bir yerinde durdu. Kemerliydi köprü. Yapımında çelik levhalar kullanılmıştı. Altındaki Çoruh’ta ne muhteşem akıyordu böyle. Hırçın ve kabarıktı suyu. Çamur taşıyor gibiydi. Deviskel suyunu getirdi aklına, altında akan Çoruh’la kıyasladı. “Cık” etti dilinin ucuyla. Uzun süre baktı suya. Gözleri daldı Fadime kadının. Sonra başı döndü, akan su sanki önce kendini sonra umutlarını alıp götürüyordu beraberinde.

Artık suya bakmadı, doğruldu etrafına bakındı. Köprünün öteki yakasından yaşlı birinin geldiğini gördü. Mektubunu gösterdi ona. Yaşlı adam geldiği yöne doğru bir şeyler işaret etti eliyle. O tarafa doğru yürüdü Fadime Kadın. Eski, ağaç yapımı baraka denecek bir dükkânın önünde durdu. Kebap dükkânıydı burası. İçerisi kalabalıktı. Közde kebabın kokusu burnuna kadar uzandı. Canı çekti kebabı, mektup elindeydi. Önce mektup diye düşündü. Yürüdü ileriye doğru. Bir iki otel, lokanta vardı önünde. Hayvanlar için hanlar gördü. Çarşıda ki kalabalığı gözünde büyüttü.

“Bunca insan ne yapar ne eder?” Diye geçirdi aklından. Bulunduğu yerde yeniden sordu posta idaresini. Bir çocuk hemen karşısında ki diğer binalara göre daha bakımlı bir yeri gösterdi. Sıkılarak girdi içeriye. Görevli olan memur iki kişiyle sohbet ediyordu. Kapının önünde öylece kalakaldı, bekledi. Sonra görevli memur fark etti kadını.

“Elinizdekini buraya bana getirin”, dedi. Emredici bir sesi vardı.

            Fadime kadın görevliye bakmadan ona doğru yürüdü. Görevli memur zarfı eline aldı. Üzerindeki adresi iyice inceledi. Yuvarlak lastik mührü vurdu üzerine. Ayaklarına yakın bir yerde, tahta üzerinde duran selenin içine attı.

            “Elli kuruş”, dedi arkasından.

            Fadime kadın elindeki bozukluklardan birini verdi. Kenara çekildi, bekledi. Memur niçin beklediğini anlamış gibi konuştu. Sesi daha yumuşak çıkmıştı.

            “Posta arabası yirmi günde bir gider hanım”, dedi. Son postayı geçen hafta gönderdik. Mektubun iki hafta burada bekleyecek sonra göndereceğiz.” Diye ilave etti.

            Kadın anladım der gibilerden başını salladı. Sonra memnun olmuş yüz ifadesiyle ayrıldı posta idaresinden. Yeniden sokaktaydı. Köpeği kara onu dışarıda bekliyordu. Bu kez kararlı adımlarla kebap dükkânına doğru yürüdü. Dükkânın önüne gelince göz ucuyla içerisini kontrol etti. Arkalarda bir iki boş yer ilişti gözüne ama içeriye girmeyi göze alamadı.

            “Şehir insanları hep böyle zengin mi olur acep?” diye sorguladı içeride kebap yiyenleri.  Nereden bulurlar bunca parayı?” Diye sormaktan kendini alamadı. Adamsız içeri girmek uygun olmaz diye düşünüyordu. Kebap kesen usta halinden anladı.

            “Ekmek içi iki porsiyon keseyim mi bacım, içeri girmek istemesen ileride ki gölgelikte yersin.” dedi. Fadime kadın başını salladı istekle.

            “İyi ya kardeş kes, dedi usulca.” Köpek dilini dışarıya atmış yalanıyordu. Usta bir ekmeği ortadan yardı içine iki porsiyon kebap doldurdu. Üzerine rendelenmiş soğan koydu. Uzattı kadına verdi.

            “Buyur bacım, bir lira” dedi.

            Fadime kadın paranın üstünü aldı. Ustanın gösterdiği ağcın gölgesine doğru yürüdü. Ekmeğin yarısını köpeğe verdi. Sırtını döndü, yemeğini yemeye koyuldu. Kebap güzeldi, ekmekte iyi pişmişti. Çarşıda pişen fırın ekmeğiyle ilk kez tanışıyordu. Ne güzel pişirilmiş, ne kadarda beyazmış, demekten kendini alamadı. Giderken iki tane almalıyım diye geçirdi aklından. Sonra yüksek sesle düşüncesini onayladı.

            “Evet, evet giderken almalıyım. Kız kardeşime de götürmeliyim bu ekmeklerden”, dedi.

            Kalktı tulumbadan su çekti, içti. Ağzını sildi, şükretti içinden. Henüz öğle olmamıştı. Çarşının diğer sokaklarını gezdi.  Arada bir insanları süzüp; yalnız bir kadının çarşıda dolaşıyor olmasının üzerlerinde nasıl bir duygu oluşturduğunu tartmaya çalıştı. Sokaktaki insanlar oralı bile değildi. Rahatladı Fadime kadın. Köpeğin karnı doymuş o da keyiflenmişti. Gölgesi gibiydi gen kadının, yanından bir an bile ayrılmıyordu. Yeniden köprünün üzerine geldi, bir kenarında durdu. Köprünün altında ki boş kayıklara baktı yeniden. Artvin tarafından gelen uzun bir kayık yanaştı kıyıya. İçi bir sürü insan ve öteberi doluydu. Dört kişi kumanda etmekteydi kayığa. Önünde, arkasında birer kişi, diğer ikisi de kayığın yan kısımlarında yer almıştı. Uzun çubukları suya daldırıp kayığın istenilen yönde ilerlemesini sağlıyorlardı. Burasını sevmişti Fadime kadın. Hem sakindi üstelik nehrin her iki kıyısı, sokaklar, Pazar yerleri buradan görülüyordu. Gözünü alan suya bakmadan, uzun süre kaldı köprüde. Sonra Pazar yerine doğru yürüdü. Yeniden gezdi Pazar yerini. Bir iki eşya aldı. İki paket çay, bir paket kahve, kapaklı küçük bir tencere satın aldı. Köşedeki çaydanlık pek hoşuna gitti ama almadı. Parasını saklamanın daha iyi bir fikir olduğunu düşündü.

            ‘Evdeki çaydanlık işimi görüyor’ diye geçirdi aklından. İshak aklına geldi birden, irilerinden peynir şekeri aldı bir kese. Pazar yerinde gördüğü her şeye imrenerek baktı.

            “Gördüğüm her bir şeyi canım çekiyor, çok bakmak iyi değil zahir”, diye kızdı kendine. “Karnını doyurmuşta bak şu yaptığına” diye azarladı kendini. Hızlı adımlarla uzaklaştı pazardan. Son anda ekmekler geldi aklına. Yolunun üzerindeydi fırın. İki tane ekmek aldı. Yumurta sepetinin içine koydu. Oyalanmadan doğruca atın yanına geldi. Güneş dönmüş hayvan güneşin altında kalmıştı. Sırtı terliydi. Torbasını astı yola koyuldu. Bildiği ve izlemekten her seferinde kıvanç duyduğu, vadinin güzelliklerini seyrederek köyüne doğru yürüdü.

            İki saat sonra alaca köyüne yakın bir yerdeydi. Önünde ki küçük tepeden ince bir su geliyordu. Suya doğru yürüdü. Suyun kenarında ak saçlı yaşlı bir adam namaza durmuştu. Sessiz davranmaya özen gösterdi. Suya eğildi avuçlarıyla kana kana içti. Geldi çimenlerin üzerine oturdu. At, da köpekte su içtiler. Serbest kalan at suyun etrafında dolaştı sonra otlamaya başladı. İhtiyar adam namazını bitirdi. Kadına baktı. Güngörmüş birine benziyordu. Huzurlu yüzüne soylu bir ifade oturmuştu. Gözleri sakindi. Kasabaya inen yolu göstererek konuştu.

            “Sabah atla birileri geçti bu yoldan, gözlerim iyi görmüyor pek seçemedim. Sen miydin acep kızım?” Dedi. Sesi şefkatliydi.

            “Bendim, dedem” dedi Fadime kadın.

            “Pazarı indin çocuğum?”

            “Pazara indim”, diye cevapladı.

            “Bilir misin Pazar yerini?”

            “Bilmem bir kez kocamla gitmiştim.”

            “Kocan nerede kızım?”

            “O asker dedem, Merzifon’da. Sahi uzak mı Merzifon? Sen bilirsin dedem.”

            “Uzak”, dedi yaşlı adam.

            “Çok mu uzak?”

            “Çok uzak,” dedi.

            Olsun dedi, Fadime kadın. Allah kısmet ederse nasılsa gelir.”

            “Tasalanma gelir kızım, dedi yaşlı adam.” Hangi köydensin kimlerdensin kızım?”

            “Yukarı kaynarcadanım, Salih oğullarının kızıyım.”

            “Bilirim Salihoğullarını, iyi insanlardır. Adın ne senin kızım?”

            “Fadime.”

            “Ne götürdün pazara Fadime?”

            “Biraz yağ, peynir, yumurta, onun gibi şeyler.”

            “Sattın değil mi kızım?”

            “Hı hı, dedi Fadime kadın. Bir dükkâncı aldı, uzunca boyluydu, saçları kirpi okları gibiydi.”

            “Sana iyilik ettiğini söyledi değil mi kızım?”

            “Evet, söyledi.”

            “Başka ne söyledi?”

            “Bir daha gelirsem doğruca kendine uğramamı istedi. Ne getirirsem satın alacağını söyledi.”

            “Bilirim kızım alır almasına da sen yine gidersen pazara sözümü dinle, malını o adama satma.”

            “Olur, satmam dedi Fadime kadın.” Aklı karışmıştı.

            Yaşlı adam ayağa kalktı. Arkasından Fadime kadında ayağa kalktı.

            “Haydi, uğur ola kızım, dedi.” Birkaç adım yürüdü, bir şey hatırlamış gibi döndü, yeniden konuştu. “Ha kızım atı arkandan çekme, çık üzerine bir güzel keyfini çıkar. Kimseden çekinme yavrum. Güle güle kızım.”

            Bir daha dönmedi Alaca köyüne doğru yürüdü gitti.

            “Sağ ol dedem” dedi Fadime kadın arkasından.

            Toparlan, yola koyuldu. Ak saçlı dedenin söyledikleri çok hoşuna gitti. ‘Nur yüzli dedem’ dedi içinden. Ata binmeli miydi? Ya birileri görürse, böyle günlük yerde uluorta at üzerinde gidersin kadın başına, söz olmaz mıydı? Yakışır mıydı kadın kısmına? Neden yakışmasın diye itiraz etti. Düşündüğü şeye.” Kimseden çekinme demedi mi ak saçlı dede. Neden söz olsun, kime ne kötülük ettim.”  Bunları düşünerek yürüyordu. Birden kararını verdi. Atı önündeki kayanın çıkıntısına doğru yanaştırdı. Üzerine çıktı iyice yerleşti semere. Yularını da başından geçirmiş eline almıştı. Köpek hayvanın etrafında döndü, havladı. Birlikte yola koyuldular. Kestirme dik yolları bırakıp, düz ve uzun dolanan at yolunu kullandı bu sefer. Atın üzerinde rahattı, hoşlandı bundan. Kocası geldi aklına. ‘Şu tepeden baksaydı, görseydi beni ne derdi Ali’m’ diye düşündü. Kızar mıydı karısına? Yok, yok dedi Fadime kadın yüksek sesle kızmazdı Ali’m’ dedi. Akıllıdır benim kocam. Yeniden yaşlı adamın söyledikleri geldi aklına. “Çok uzaktı Merzifon” öyle demişti. Üzüldü iç geçirdi Fadime kadın. Atın üzerinde diklendi birden. Bir dingin cesaret yerleşti yüreğine. “Asker karısına üzülmekte ne olurmuş akılsızım”, dedi kendine. Dağ gibi kocasıydı asker olan, uzakta olsa ne olur, yakın olsa ne çıkardı bundan. Bir şeycikler olmazdı Allah’ın izniyle.

            Vadinin tepelerine doğru baktı. Bir bahar coşkusu yayılmıştı. İçi kıpır kıpır oldu. “Yeter ki şu cennet vatana bir şey olmasın” dedi. Günü oldukça iyi geçmişti. Bir başına inmişti kasabaya, getirdiği öteberiyi de satmıştı üstelik. Çarşısını da gönlünce gezmişti. İskeleyi, kayıkları, köprüyü seyir etmişti. Mektubunu bile göndermişti. Ne de güzel doyurmuştu karnını kebapla. Hoşuna gitti yaptıkları, gururlandı kendisiyle. Becerikli kadın olduğunu düşündü. Kalabalıktan ürkmüştü biraz. Her köşe her yan insan doluydu. İşleri, güçleri yok zavallıların diye üzülmüştü. Yoksa bu kadar kalabalık insan bir arada neden bulunsun? Aklı almamıştı bunu. Yine ak saçlı dede geldi aklına, düşüncelerinin arasına girdi. Ayı olur diye ismini de soramamıştı. “Malını aynı yere bir daha görüme kızım”, demişti.  Neden böyle söylemişti nur yüzlü o dede? Pek anlam veremedi. Zaten içi de hiç ısınmamıştı o adama, götürmezdi artık ona. Yine gidecek miydi pazara? “Giderim elbet” dedi kendince. “ Ali’m gelene kadar giderim elbet, sonra o gelince birlikte gideriz.” Diye düşündü. “ Şu an ne yapıyor sarı boylum” diye meraklandı birden yarası geldi aklına. Bunu hiç düşünmemiş üzerinde durmamıştı. Böyle Yaptığına inanamadı bir an. Neden kapanmadığını yazmıştı mektupta. Sakın daha kötüye gitmiş olmasın diye bir korku sardı içini. Atın üzerinde titredi birden. Allah korusun der gibi alt dudağının iç etlerini ısırdı.

            Yok, bir şey olmaz diye rahatladı. “Askerin doktoru vardır, hekimi vardır. Bir güzel bakarlar Ali’me. O halde neden kapanmadığını yazmıştı mektupta. Demek ki biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Yoksa niçin kapanmasın şuncacık yara.

            Başka şeyler düşünmeye çalıştı. Çocuklarını, kız kardeşini getirdi gözlerinin önüne. Bir türlü bu düşünceyi beyninden söküp atamadı. Yaşadığı şu hayatın ve insanın ne garip şeyler olduğunu düşündü. On dakika öncesinde kendisiyle gururlanmış, beceriyle övünmüş keyiflenmişti. Onu mutlu eden kendi düşünceleriydi. Düşüncelerinin farklı bir yanı şimdi onu mutsuz edebiliyordu. Bu ikilem arasında bocalayıp durdu. Aklı karıştı Fadime kadının. Yeniden ürperdi etrafına bakındı. Balcıya giden yol ötelerde kalmıştı. Oysa son yarım saattir atın üzerinde olduğunun farkında bile değildi. At dönemeci dönmeyip balcıya doğru gitseydi. Farkında bile olmayacaktı. Atının zeki bir hayvan olduğunu düşündü ve sevindi. Sırtın başına çıkınca köy göründü.

            Güneş yavaştan çekilmeye başlamıştı. Köy bir yanında uzayan gölgelerle diğer yanında çekilen güneşin pırıltıları arasında kalmıştı. İnsanın gözlerini kamaştıran bir durumdu bu. Köyünü görünce bütün düşüncelerinden sıyrıldı. Atı durdurdu, yere indi. Kara ileriye koştu köye doğru havladı. Fadime kadın köyün içini yine hızlı adımlarla geçti. Evine yaklaştıkça bir tebessüm yayıldı yüzüne.

            Onu kapıda kız kardeşi karşıladı. Sarılıp birbirlerine gülümsediler. Fadime kadın atın semerini çıkardı. Etrafı çitlerle çevrili çimene bıraktı.

“Bu atı elden çıkarmayı düşünüyordum ama artık vazgeçtim, bugün çok işime yaradı.” Diye konuştu. Kız kardeşiyle içeriye beraber girdiler. Kız kardeşi büyük bir heyecanla neler yaptığını öğrenmek istedi. Fadime kadın her şeyi bir bir anlattı. Aldığı öteberiyi çıkardı, ağaç masanın üzerine dizdi. Küçük kız kardeşi hayretler içinde kalmıştı.

            “Kız abla inanamıyorum sana bunca şeyi nasıl becerebildin? Onca yolu bir başına nasıl gitti?. Peki, çarşı çok mu kalabalıktı? Kasaba güzel mi abla, insanlar nasıl giyiniyor? Lokantası da var mı? Nazmiye ablasının cevap vermesine fırsat vermeden aklında ki her şeyi bir bir soruyordu.

            “İnsan bu her şeyi becerebiliyor işte, dedi Fadime kadın kısaca. Bak bu ekmek senin için. Bu şekere de peynir şekeri diyorlar. Alsana bir tane, tadına bak.”

            “Kız abla bu ekmekler bizim pişirdiğimize hiç benzemiyor, ne kadar beyaz değil mi? Şekerde çok güzel insanın ağzında dağılıyor. Ağzı dolu iken konuşmuştu. Mektup, dedi. Bak unutuyordum neredeyse, gönderdin mi mektubu abla”?

            “Gönderdim, dedi Fadime kadın. Bak bir pakette çay aldım. Arada bir demler karşılıklı içeriz değil mi ablam.”

            “İçeriz dedi Nazmiye sevinçle. Sesi heyecanlı, kendisi çocuklar gibiydi. Ablasına çok şey sordu. Ciddi ciddi dinledi. Hayranlık duydu ablasına. Birada imrendi.

            “Çocuklar yordu mu seni kardeşim?”

            “Hiç yorulmadım”, diye cevap verdi ablasına.

            Köyden düğün için davet etmeye geldiklerini unutmadan söylemek istiyordu. Ama ablasının kasabaya gidişiyle ilgili sorularından bir türlü sıra bu habere gelmemişti. Unuturum endişesiyle araya sıkıştırdı.

            “Ha ablacım yukarı mahalleden geldiler. Düğüne davetliyiz.” Dedi aceleyle.

            “Gideriz elbet hayırlısı olsun.” Dedi Fadime kadın.

            Aradan günler geçti. Sözü edilen düğün on gün sonraydı. O gün geldi çattı. O yıllarda çok şaşaalı düğünler yapılmıyordu. Her şey tarlada ki ürüne bağlıydı. Havalar iyi gider, iyi de mahsul alınırsa düğünde ona göre yapılırdı. Köyün insanı birbirine çok düşkündü. Cenazede, düğün kimse komşusunu yalnız bırakmazdı. Düğün evi kalabalıktı. Köyde her evden bir iki insan gelmişti düğün evine. Gelin, Balcı köyünden at sırtında getirilmişti. Arkasında kalabalık bir grup vardı. Makar denilen gurup gelinin akrabası ve köyün gençlerinden oluşmuştu. Öncü sayılan bu gurup, gelinden önce düğün evini ziyaret eder bir takım isteklerde bulunurdu. İsteklerinin başında kendileri için bir koç, kızarmış birkaç tavuk, baklava ve onun gibi şeyler gelirdi.

            Arkasından çalgılar eşliğinde gelin görülür, köyün bütün çocukları koşarak gelinin etrafını sarardı. Kalabalık gurup halinde damadın evine doğru yürünürdü. Akordeondan dökülen canlı ezgiler eşliğinde, evin kapısında geline bir fincan kırdırılır; arkasından bolluk getirmesi dileğiyle gelin tarafından etrafa buğday tanesi saçılırdı. Erkekler bir kısmı sundurma altında çoğu harman denilen düzlükte toplanırdı. Önce ikili oyunlar – Sarıçiçek, on dörtlü- oynanır, arkasından ata barı, düz horon, deli horon tepilirdi. Deli oyunun figürleri çok hareketli ve savruk olduğundan yaşlılar oyuna pek girmez, orta yaşlı ve daha çok gençlerin katılımıyla oynanırdı. Arkasından düz horon havası vurulurdu. Düğün yerinde bulunan erkeklerin tamamı katılırdı bu oyuna. Çoğu kez harman yerine sığınmaz, halay büyüdükçe etrafında ki çimenlere yayılırdı.

             Daha sonra akordeon içeriye kadınların bulunduğu yere gönderilir, köyün kadınları genç kızları türküler eşliğinde cilveloy oynardı. Bu tip düğünler köylerde fırsat gibi görünürdü. O günlük iş güç bir yana bırakılır dinlenmenin ve düğün keyfi çıkarılırdı.

            Düğün geride kalmıştı. Köylü işinin başındaydı. O sene yıllardır görülmeyen bir bereket yaşanıyordu. Tarlalar mısırdan geçilmiyordu. Mısırlar neredeyse iki insan boyuna ulaşmış, gövdelerinde üçer, dörder kol birden çıkarıyordu. Çayırlar biçilmiş güneşte kurutulan otlar samanlıklara taşınmıştı. Her evin samanlığı tıka basa ot doluydu. Köylünün yüzünden tebessüm hiç eksilmedi. Fadime Kadın mısır tarlasına herkesten çok emek vermiş daha çok mahsul almıştı. Ambarını tamamen doldurdu. Köylü bu kez değirmenlerde un sırasını bekliyordu. Fadime kadının mısırının bir kısmını komşularına ödünç bile verdi.

            O yıl köyde fazla tütün dikilmedi. Köyde mısır yetiştirilmesi konusunda ortak bir karar alınmamıştı ama nedense herkes tercihini mısırdan yana kullanmış; bu kişisel tercih köylünün tütününü yok pahasına kapatan fırsatçı tüccarlara karşı duyulan ortak bir tepkinin sonucu gibiydi. Ve bu kişisel kararlarda hepsi haklı çıkmıştı.

            Kasımın ortalarına dek havalar pek bozulmadı. O zamana kadar hayvanlar çayırlarda karınlarını doyurdu. Samanlıkta ki otlara hiç el sürülmedi. Aralık ayının ortalarına doğru da hava serinlemeye başladı. Birkaç gün içinde de birden soğuk yağmurlar başladı. Rüzgârlar esti arkasından kar geldi. Yine çok kar yağdı köye. Yıllar kapandı. Ayda bir iki kez çatının karları döküldü. Yine uzun sürdü kış günleri. Ancak köylüde Fadime kadında sıkıntıya düşmedi.

            Günler, aylar hızlı geçiyordu. Ali Keskin’in askere gidişinin üzerinden iki buçuk yıl geçmişti. Bu uzun zaman içinde sadece bir mektubunu alabilmişti Fadime kadın. O mektubun üzerinden de iki yıl geçmişti. Neden bir haberi gelmiyordu Sarı Ali’nin? Kocasından haber alamamak Fadime kadını perişan etmişti. Koca hasreti sefil etti genç kadını. İnce bir sızı yayıldı bedenine. Hiç eksilmedi bu sızı, giderek arttı. Dayanılmaz bir hasret kapladı içini. Zor günler birbirini takip etti. Kızdı kocasına günlerce.

            “Neden iki satır yazıp göndermezsin, kınalı karına? Bebelerini hiç mi özlemezsin Ali’m? Kuru boyuna kurban olduğum, bir haber gönderiver. İyi olduğunu deyiver, Allah aşkına sevindir şu fukarayı. İki buçuk yıldır bu kadın ne yer, ne içer hiç aklına gelmez miyim Ali’m. Öldürmek mi istersin bizi. Nedir bize kastın? Kadın başıma yollara mı düşeyim, Merzifonlara mı geleyim Ali’m. Boynumuz büküldü, sefillik içimize oturdu. Sensizlik belimizi büktü Ali’m. Bu hasret beni öldürecek Ali’m. Özlemin yakıyor içimi, köye sığamıyorum artık. Her yer dar geliyor bana. Ormanlara mı atsam kendimi? Yoksa karayla dağlara mı çıksam Ali’m…

            Fadime kadın dağa, taşa, kuşlara konuştu. Akşamların alaca karanlığında bostanı, çayırı, bazen meşeliği dolandı durdu. Uzun gecelerde yıldızlara anlattı derdini. Ne yapsa ne etse içinde ki özlem hiç eksilmedi. Bir illet gibi dert oldu kadının içine. Günler, günleri kovaladı. Ne var ki bir daha kocasından hiç mektup alamadı Fadime kadın.

            Ilık bir bahar günüydü ormandan geliyordu. Köpeği kara yanındaydı. Hissettiği sıkıntıdan olsa gerek, sırtında taşıdığı yükünün ağırlığını bile anlamıyordu. Son günlerde hiç eksik olmayan nedensiz bir acı, bir keder yayılıyordu yüzüne. Aynı sıkıntıyı o gün bir başka hissediyordu yüreğinde. Giderek daha güçlü bir korku sardı yüreğini. Günlerdir kendini bırakmayan, gelip içine çöreklenen bir korkuydu bu. Her şeyi hayra yoruyor dayanmaya çalışıyordu. Acı çekiyordu ama sadakatini, asla yitirmiyordu. Önüne bakarak küçük adımlarla yürüdü.

            Evinin kapısında bir takım sesler duyuldu. Birazcık başını kaldırdı ileriye doğru baktı. Gözleri büyüdü, şiddetli bir ağrı saplandı içine. Bölesini daha önce hiç hissetmemişti. Muhtarın yanında ki iki jandarmayla ciddi bir şeyler konuştuğunu görüyordu. Hepsi üzgün ve başları öne eğikti. Yanlarında ki birkaç köylü ellerini birleştirmiş konuşulanları sessizce dinliyorlardı. Onlara doğru koştu, sonra nefes nefese durdu. Muhtar, jandarma, köylü bütün bu insanlar kocasını getirdi aklına. Şimşekler çaktı beyninde. Sersemledi bir an. Biraz daha yaklaştı, yalvaran gizlerle baktı. Arkasından muhtara seslendi. Umutsuzluk içinde umudunu korumaya çalışan bir çocuk gibi zavallı hissediyordu kendini.

            “ Muhtar emmi sen, bu jandarma, aha bu köylülerim baskın mı yaparsınız bu fukaraya? Yoksam Ali’mden haber mi getirdi bu kardeşler, dedi. Sesi titriyordu kadının.

            Muhtarda diğerleri de büsbütün önlerine baktılar.

            “Niçin susarsınız bir şeyler söyleyin Allah aşkına!

            Jandarma komutanı önce iki askere sonra dönüp muhtara baktı. Muhtar suspus olmuştu. Konuşması için kumandana yalvaran gözlerini çevirdi. Kumandan soğukkanlılığını korumaya çalışarak kadına doğru iki adım attı.

            “Fadime Keskin sen misin bacım?

            “Yüzüne baktı kadının, çile doluydu yüzü. Gözleri nemliydi. Yüzü, gözleri, bedeni yorgundu. Üzerindeki elbiseleri eskiydi. Ayağında ki çarıkları da eskimişti. Ama ne elbise ne çarık umurunda değildi genç kadının. O geleceğini kurtarmaya çalışan bir ana gibi dimdik duruyordu karşısında.

            Ne kadar da güzelmiş diye geçirdi kumandan, içinden. Yazık oldu zavallı kadına. Böylesi zor görevi ilk kez üstlenmişti belki de. Bu kara haberi vermektense, cephede düşmanla olmayı, yüzlerce kez tercih ederim diye düşündü.  Gözlerine ikinci kez bakamadı bakışlarını yana çevirdi.

            “Benim” dedi Fadime kadın.

            Bir şey duymuyor, hissetmiyordu. Duyguları çoğu ez kafasını karıştıran o düşünceleri hepsi bir bir terk etti Fadime kadını. Önce sıcak çok sıcak bir dalga yayıldı bedenine. Arkasından soğuk terler birikti vücudunda. Elleri, ayakları, gözleri manasızca duruyordu, kumandanın karşısında. Sadece ayakta durarak görevini yapıyordu. Bu kadar güçsüz, bu kadar çaresiz hissetmemişti kadın kendini.

            Kumandan önüne bakıyordu, Fadime kadın kumandana baktı.

            “Başın sağ olsun bacım.” Dedi Kumandan.

            Kocasının künyesini uzattı. Sesi buruktu. Vücudu titriyordu kumandanın. Sanki düşmanın saldırısına uğramış, boğuşmaktan yorgun düşmüş gibiydi. Kadının yüzünde korkudan eser kalmamıştı. Bir gurur gelip yerleşti yüreğine.

            “Vatan sağ olsun” dedi Fadime kadın.

            Dimdik ayaktaydı, yüzü bembeyaz olmuştu. Ağlamadı. Hıçkırmadı ama gözleri yaşa boğuldu. Dirliği yok olmuştu Fadime kadının. Duygusu, düşünceleri yeniden dönüş yaptı benliğine. O kısa sürede çok şey geçti aklından. Çaresizliğini duygularında gizledi.

            ‘Sözümüz böyle miydi Ali’m, ne yaparım bu dağ köyünde bir başıma, sensiz? İki yıl dayanamadım yokluğuna, Mektubun gelmedi diye bitirdim kendimi. Şimdi gündüzlerim, gecelerim sensiz mi geçecek? Nasıl yaşayacağım sensiz? Bacağında ki yaran mı bitirdi seni, neden yumdun gözlerini Ali’m. Çocuklarım babasız büyüyecek, ben sensiz yaşayacağım. Yaşarsam seni düşünerek yaşlanacağım. Güzel Allah’ım yetim bıraktı bizi; yazgımız böyleymiş Ali’m.’ Aklından bunları geçiriyordu.

            Birden kumandana doğru bir adım attı, sesinde bu kararlılığı beklenmiyordu.

            “Bacağında ki yarasından mı?” Diye sordu başını kaldırarak.

            “Değil”, dedi kumandan. Dosyasında zatürreden yazıyor.

            “Anladım”, dedi Fadime kadın. Aynı kararlı sesiyle yeniden sordu. Nereye gömüldü?”

            “Merzifon da birlik mezarlığına defni yapıldı.”

            Muhtarda, köylü de başsağlığı dileyerek bir bir uzaklaştılar. Fadime kadın sırtında ki yüküyle kaskatı kesilmiş, kıpırtısız duruyordu. Sonra bacakları titredi sırtının üstüne yığıldı kaldı. Köpek ona doğru sokuldu. Çarığını, ellerini yaladı. Kucağına aldı köpeği. Hıçkırıklarını tutamadı genç kadın. Dalgın dalgın boşluğa baktı uzun süre. Her şey bir anda anlamını yitirmişti. Hayalleri, umutları, geleceği her şeyi yok olmuştu. ‘Boşuna değilmiş korkularım’ diye hayıflanıyordu. O an dayanılması imkânsız bir ıstırap çekiyordu. Dört çocuğuyla kalmıştı yapayalnız. Üstelik dağ köyünün zor hayatı onu bekliyordu.

            Yüzü hiç gülmemişti Fadime kadının. Bundan sonra belki hiç gülemeyecekti. Ruhunun böyle sarsıldığına ilk kez şahit oluyordu. Etinden et kesseler böyle canı yanmazdı. Yaşadığı hayatı gözünün önünden aktı. Çocukluğunu, genç kızlığını bütün hayatını çalışarak geçirmişti. Tek çabası kimseye muhtaç olamadan karnını doyurabilmekti. Bütün çabası bir kuru boğaz içindi. Sonra çektiği acılarını düşündü.

“Artık Ali’m yok, artık hayatımızda hiç olmayacak, o bizi yalnız bıraktı karam” diye köpeğine seslendi. “ Çocuklarım onsuz büyüyecek, ikimizde onu bir daha göremeyeceğiz. Mezarı yanı başımızda bile değil, o bile yok karam. Hiç değilse mezarına iner iki laf eder dertleşirdik. Arka olurdu bize. Kalakaldık işte ortalık yerde. Merzifonlar da kaldı garibim. Km bilir, kim tanır Ali’mi? Bir garip mezarı oldu şimdi. Ah Ali’m ah! Önüne gelen her kestaneye meyve vermeyen her yabani kiraza aşı vuran, bütün ormanı meyveye boğan çalışkan kocam benim. Aşı sürgünlerin büyüdü şimdi meyveye duracak dalları. Kuşlar, hayvanlar, insanlar gelip yiyecekler meyvesini. Sen göremeyeceksin yediklerini, nasıl gezerim o tepelerde imdi? Nasıl yeri dağ kestanelerini bir başıma. 

Bir sonbahar günü köyün üzerindeki düzlükte yağmura yakalanmış sırılsıklam olmuştuk hatırladın mı Ali’m. Şimşekler çakıyor gök gürlüyordu durmadan. Korkmuş kollarına atılmıştım. Kayalığa doğru koşmuş küçük mağaraya sığınmıştık. Sonra karşımızda ki kayın ormanına yıldırım düşmüş koca ağacı ikiye bölmüştü. Bir çocuk gibi nasıl atılmıştım kollarına. Nasıl korkmuş, nasıl sokulmuştum sana. Artık kolların olmayacak Ali’m. Ah Ali’m ah sensiz bu hayatı yaşamak acıma acı katacak. Birlikte gezdiğimiz yerleri sensiz gezip sersefil olacağım.

Kayın ağaçlarına mı baksam kestane ağaçların da mı arasam kokunu. Ah bir tanem dağın tepesine çıkıp Merzifon’a mı baksam; Ne yana kalır bu Merzifon? Sen ne yandasın Ali’m? Bağırsam sesimi duyurabilecek miyim sana? Kalkıp bana gelebilecek misin? Yüreğim yağın yerine döndü Ali’m. Daha yola çıkmadan; kısmet olur da bir gün dönersem gülüm, diyordun. Neden böyle kısmetli konuştun gülüm? İçine mi doğmuştu dönmeyeceğin? Karada uludu durdu arkandan, susturamadım onu; kendini tutamadı dağlara yürüdü. Bir ben mi anlamadım halimizi Ali’m…”

Kısa sürede köyde ölüm haberi duyuldu. Köyün bütün kadınları akın etti eve. Günlerce yalnız bırakmadılar Fadime kadını. Kalan işlerini çekip çevirdiler. Bağa, bahçeye, hayvanlara baktılar. Günlerce aç, susuz yattı Fadime kadın. Başı ağırdı günlerce ne ettilerse dindiremediler. Yemeden içmeden kesildi genç kadın. Her gün daha kötüye gitti. Ta ki köyün hocası eve gelinceye dek sürdü bu durum.

Hoca efendi eve geldiğinde, Fadime kadın bir köşede oturmuş, dalgın gözlerle bir şeyler sayıklıyordu. O takva sahibi adam selam verdi. Kadına yakın bir yerde oturdu. Okumuş hoca diye civarda ünlenmişti. Herkes sözüne inanır onu bir kanaat önderi gibi görürdü. Her şeyi bir yana hoca efendi İslamiyet’i çok iyi bilen birisiydi.

            “Acın büyük yavrum bunu biliyorum, dinimizde ölünün arkasından ağlamakta caizdir. Sende doyasıya ağladın lakin bu üç günle sınırlı kızım. Sen günlerdir kendini perişan ediyorsun, bu doğru değildir. Zamanla her acı unutulur, ölenle ölünmez kızım. Kocanı sana Allah verdi yine o aldı elinden. Kime sitem ediyorsun kızım? Yapma böyle Fadime kadın, bu yaratanın da hoşuna gitmeyecektir. Kaldı ki kocan şehit sayılır yavrum. O görevi başında yaşamını yitirdi. Kocan öteki âlemde yüksek paya sahibi oldu, bunu en iyi bile Allah’tır kızım. Bundan gurur duymalısın. Toparlan kızım sen şehit karısı sayılırsın, yakışmaz sana. ŞU yavrucakları görmez misin kızım? Olup bitenin farkında bile değiller. Sen alıyorsun diye çocukların susmaz oldular. Kalk güzel kızım, çocuklarına, evine sahi çık. Çocuklarını sen büyüteceksin yavrum. Bebelerinin perişan olmasını ister misin? Kalk benim güzel kızım, kalk da dirliğine sahip ol yavrum. Bir sıkıntıya düşersen haber sal bana kızım, dedi.”

Hocanın ziyareti işe yaramıştı.

O günlerde Fadime kadın toparlandı, kendine çeki düzen verdi. Camları açtı evi havalandırdı. Her şeyi yıkadı, pakladı yeniden koydu yerine. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı bunu biliyordu. Ama artık çocuklarını düşünmek zorundaydı. Evin bütün işini bitirdi. Ahırı, samanlığı gözden geçirdi. Hayvanları çıkardı otlağa yaydı. Evin köpeği kara da keyiflendi.  Kadının yakınında dolandı durdu. Gitti ayaklarına dolandı, sevgisini göstermeye çalıştı. Neşe içinde havladı, sağa sola koşuşturdu. Fadime kadın kararlıydı, artık kendini bırakmayacak yaşam için ne gerekiyorsa onu yapacaktı. Acısını kalbine gömmüştü. Kocasının sevgisini yaşatmaya kararlıydı. Ambarını yokladı, kışı güç bela çıkarırız diye geçirdi içinden. O bereketli yıldan sonra bir daha aynı bereket yaşanmadı köyde. Ne ekilse karşılığı yeterince alınamadı. Havalarda yağan yağmurlar da hiç aman vermedi köylüye. Bazen mısırın yerine tütün diktiler. Tütün de köylünün yüzünü güldürmedi. Arada bir köye uğrayan tüccarların işine yarıyordu.

Öylesine zor günler geri gelmişti ki köyde yaşayan insanlar boğaz derdine düştüler yeniden. Fadime kadın eskisinden daha çok çalışıyordu. Ahırda ki atı da satmıştı. Bütün kış ona bakmayı göze alamadı. O günlerde bir salgın hastalık baş gösterdi köyde. Salgın hastalık her tarafı yakıp kavuruyordu. Köyde bir çocuk öldü. Arkasından yeni ölümler yaşandı. Daha çok çocuklarda görülüyordu hastalık. Kuşpalazı diyorlardı adına. Çocuklarda halsizlik ve iştahsızlıkla başlıyor, arkasından yüksek ateş yakıyordu minik bedenlerini. Sonra boğazda yanma ve şişmeler görülüyordu. İleri aşamalarda ağızda, burunda kanama ile ölüme gidiyordu çocuklar. Herkes çaresizdi.

Bütün köyler kuşpalazına bütün köyler yenik düştü. Önce Borçka da arkasından Artvin de aynı salgının olduğu haberi yayıldı. Fadime kadın çok korktu salgından. Evden dışarı çok az çıkıyor, çocuklarını yanından ayrılmıyordu. Evdeki günlük işlerini daha dikkatli yapıyor, suları iyice kaynatıp çocuklarına öyle içiriyordu. Büyük dedesinden çocukken dinlemişti. Bilge insandı büyük dedesi. “ Hastalıkla savaşmanın yolu temizlikten geçer” diyordu. Yemekleri iyice pişiriyor, tabağı, kaşığı iyice yıkıyordu.

Çocuklarında salgın belirtisi yoktu. Yine de gün geçmesin ki bir evden bir ölüm haberi duyulmasın. Tedirgindi genç kadın, çocuklarının yanından ayrılmıyor, elinin tersiyle göğüslerine dokunuyor ateşlerini yokluyordu. Yemelerine özellikle dikkat ediyordu. O günlerde küçük kızı Şengül birden huysuzlandı. Sürekli ağlıyor, ağzına da bir şey almıyordu. Birden ateşi yükseldi çocuğun. Yüksek ateş içinde yandı çocuk. Fadime kadın hastalanan çocuğunu yandaki odaya aldı. Hastalığının kardeşlerine bulaşmasını istemiyordu. Islak mendille, sirkeli bezle ateşini düşürmeye çalıştı. Hiçbir şey fayda vermiyordu. Çocuğun boğazında şişmeler meydana geldi. Su bile içemiyordu. Fadime kadın aklını yitirmek üzereydi. Bir an bilge dedesinin sözlerini hatırladı. Köyün kuzey yamacında gölgelik alanda yetişen sarı gövdeli, yaprakları yeşile çala, meyvesinde kahverengi çekirdeği olan bir bitkiden söz etmişti. Bitkiyi kaynatıp suyunu, komşusunun hasta çocuğuna içirdiklerini, çocuğun bir iki günde ayağa kalktığını ve bir şeyinin kalmadığını söylediğini anımsadı.

Heyecan içinde çıktı evden. Hızlı adımlarla yürüyor, arkasına bakmadan köpeğine sesleniyordu. Neredeyse soluk almadan yürüyordu. Kuzey yamacına vardığında bir ağacın dalına tutunarak ayakta durmaya çalıştı. Bir iki dakika dinlendikten sonra etrafına bakındı. Yamacın bir kısmı yapraklı ağaçların gölgesine boğulmuştu. Her yanı dikkatlice araştırdı. Aradığı bitkiye benzer bir şey bulamadı. Çaresizlik içinde umudunu yitirmeden sürdürdü araştırmasını. Ne yapacağını bilemiyordu. Sadece acele etmesi gerektiğini biliyordu. Kara dereye doğru inmiş su içmeden çalılığın etrafında dolanıyor, bir takım gürültüler çıkarıyordu. Köpeği düşünecek halde değildi Genç kadın deliler gibi o yeşil bitkiyi arıyordu.

Bulunduğu yerden ağaçlığa doğru uzanan çimende sarı saplı yeşil bitkiler gördü. Koşarak gitti. Bunlar o bitkiler olmalıydı. Avuç avuç toplayıp eve koştu. Evde meyveli yapraklarını iyice yıkadı. Su dolu güğümde kaynattı. Suyunu çocuğun ağzına damlattı. Ilık suyuyla bütün vücudunu yıkadı. Yeniden içirmeye başladı. Çocuğun huysuzluğu ortadan kalkmış, ağlaması da kesilmişti. Bir müddet sonra ateşi de düştü. Ertesi gün ve daha sonra ki gün çocuk düzelmeye başladı. Boğazında ki hırıltısı azalmış, biraz çorba bile içmişti. Beşinci gün tamamen iyileşti. Fadime kadının sevinci görülmeye değerdi. İçin için teşekkür ediyor; birini alan Allah ötekini bağışlayabiliyordu. 

Sarı saplı bitkinin mucizesi köyden köye yayıldı. İnsanlar bolca toplayıp ambarlarının bir köşesinde sakladılar. Bu bitkinin kuşpalazına ne kadar yaradığını tam olarak kimse bilemedi. Belki Fadime’nin çocuğu kuşpalazına tam olarak yakalanmamış, belki hastalığını ucuz atlattığı için kurtulabilmişti. Belki o sarı saplı bitkiler işe yaramıştı. Bunu kimse öğrenemedi ama kimse de çok fazla merak etmedi. O otsu bitkileri kuşpalazına karşı koruyucu olarak evlerinin bir köşesinde saklamayı hiç ihmal etmediler.

Kuşpalazı hastalığı köyü yangın yerine çevirmişti. Neredeyse her evden bir kayıp verilmiş, her evden yüreği evlat acısıyla yanan anne feryatları yükselmişti. Soğukla, açlıkla, hastalıkla boğuşuyordu köylü. Okumuş hoca her eve uğruyor, moral veriyor, çoğu zaman Fadime’yi örnek gösteriyor. Hayata küsmemeleri için onları gayrete getirmeye çalışıyordu.

            “Her işte bir hayır vardır, sabır edelim komşular” diyordu.

            Arada bir kasabaya adam gönderiyor, yetkililerin salgınla ilgili yeni önlemler alı almadığını öğrenmeye çalışıyordu. İki üç ayda bir de olsa gezici sağlık ekibi gelip köylüyü ziyaret ediyordu. 

            Köyde yeniden soğuklar başladı, rüzgârlar uğulduyor, soğuk soğuk esiyordu. Ahırda ki hayvanların çoğu açlıktan bir deri bir kemik kalmıştı. Bu gidişle çoğunun kışı çıkarması mümkün görünmüyordu.

            O günlerde bir söylenti ağızdan ağıza dolanıyor, köylü tedirgin oluyordu. Kim oldukları bilinmeyen kişiler tarafından köylerin basılıp yağmalandığı söyleniyordu. Köylü tedirgin olmuştu. Yaşanan bu zorluklara karşı birde soyulma kaygısı insanları canından bezdirdi. Köyün ileri gelenleri muhtarın evinde toplandı. Köyün güvenliğini tartıştılar. Kasabaya iki adam gönderip söylentinin aslını öğrenmeye karar verdiler.

            İlçeye gidenler aynı günün akşamı köye döndüler. Kasabada sorup soruşturmuşlar meselenin aslını öğrenmeye çalışmışlardı. Ellerinde kayda değer bir bilgi yoktu. Jandarmadan soruşturmuşlar oradan da yeterli bilgi alınamamıştı. Uzak köylerde bir iki hırsızlık yaşanmış, bir iki kişi yakalanmıştı. Üzerinde değer bir durum yoktu. O halde bu söylentiyi kim çıkarıyordu? Asılsız mıydı bu sözler? Gene de bütün civar köyler tedirgin olmuştu. 

            Fadime kadın kocasının tüfeğini sandıktan çıkarıp temizledi. Fişekleri kontrol etti. Ocağın yakınına, gözünün önünde bir yere astı.

“Söylenen her söylentinin birazcık ta olsa doğruluk payı olur. Ateş olmayan yerden duman çıkmıyor.” Diye söylendi. “Tedbirli olmaktan kime ne zarar gelir ki?” diye de ekledi.

Bu olaylar yaşanırken salgın hastalık bölgeyi terk etmişti. Fadime kadın yine de temizliği ve çocuklarını ihmal etmiyordu. “ Bu dağ başında çocuklarım için varım”, diyordu.

Dışarıda rüzgârlar hiç susmadı. Kahverengi olan köy önce griye ardından da beyaza büründü. Dağlar, tepeler, yollar bütün arazi kardan tutuldu. Ahırlar, samanlık, ayakyolu bir bir kapandı. Kimse evinden dışarıya adımını atmıyor, köyde insanlar birbirinden habersiz yaşıyordu. Yiyecek sıkıntısı, odun sıkıntısı had safhaya ulaştı. Köylü ahırdaki hayvanını yokluyor, aşırı zayıf ve toparlanamayan hemen kesiyordu. Üstelik diğer hayvanlara daha çok yiyecek kalırken kendine yetecek birkaç haftalık yiyeceğini de karşılamış oluyordu. Kendilerini böyle avutuyorlardı. Ancak bütün hayvanlar böyle kesilemezdi. İneği olmayan köylü ne yer, ne içerdi? Hepsi ayrı bir dertti. Hepsiyle boğuşmak gerekiyordu.

            Nedense günlerden sonra ilk kez kar yağmıyordu. Güneş bile çıkmıştı, ışıkları köye iniyordu ama kalın bulutların içinde yansımaya çalışan solgun turuncu haliyle öylece duruyordu gökyüzünde. Her geçen gün biraz daha düzeldi havalar. Kar erimiyordu ama hiç değilse yeniden yağmıyordu. Birçok köylü dışarıdaki karın çokluğundan ötürü yaza berekettir diye düşünürken Fadime kadın aksini düşünüyordu. Fazla yağan kar ağırlığıyla toprağı eziyor sürülmesi çok zorlaştırıyordu. Üstelik bahar yağmurlarının kışın yağan karla bir ilgisinin olmadığını doğadan biliyordu. Kar kalınlığının insan boyunu geçti dönemlerde, pek çok yazın kurak geçtiğini iyi biliyordu.

            Akşam olmuş köy sessizliğe bürünmüştü. Duyulan köpek havlamaları da giderek kesildi. Rüzgârın esmediği gecelerde, tuhaf ürkütücü bir sessizlik kaplıyordu köyü. Genç kadın ocağa bir kütük koydu. Ocağın yakınında oturdu. Geceleri ev sessiz oluyordu. Fadime kadın bazen kendine bazen çocuklarına konuşuyordu sessiz evde. Arada bir çocukların ağlaması dışında başka ses duyulmuyordu. Bütün köye ölü toprağı serilmişti. Oturmaktan yanları tutuldu. Düzlendi sırtını duvara verdi.

            Kafası karışıktı ama beynindeki düşünceleri de sıralı değildi. Kısa ve kesik düşünce ile doluydu kafası. Ne var ki sonradan, kafasını yoran bu kopuk düşüncelerini hatırlamıyordu bile. Uzak, silik hatıralar beynine giriyor, yer edinmeden çıkıp gidiyordu. Ya da kendine ait olmayan yaşamadığı halde yaşadığı zannına kapıldığı bir takım kâbuslar görüyor, bir sürü umacı silik hatıralarında gelip cirit atıyordu. Sonra gecenin sessizliğinde bu umacıları def etmek için uzun süre uğraşıp yorgun düşüyordu. Öcüler, umacılar Fadime kadının ruh halini neden sevmişti? Niçin görüyordu bu abusları? Ve niçin bu kâbuslara hırpalanıp yenik düştüğünü bilmiyordu.

            “Yalnızlık olabilir mi?” diye düşünüyordu bazen.

Yoksa tanrı kadını daha mı zayıf yaratmıştı?

Kadın benliğine yön veren iradenin gücünü sorgulamak mı gerekiyordu?

Daha da kafası karıştı, bunların cevabını bilmiyordu.

Buğulu gözlerle ocakta ki ateşe baktı. Karmakarışık düşünceler içinde bulunsa bile bu ocak başında kocasıyla saatlerce, çocuklar uyanmasın diye sessizce fısıldaştıklarını gün gibi hatırlıyordu.

            İçi gitti kadının, başını ocaktan yana çevirdi. Ateşin külünü karıştırdı. Yalımlar daha da güçlendi. Daha güçlü sardı kütüğü. Bir süre kütüğü saran alevlere takıldı gözleri. Dalgın bakışlarıyla bir yükselen bir sönen alevleri seyrederken, dışarıdan bir hışırtı duyar gibi oldu. Oturduğu yerden başını pencereye doğru çevirdi. Duyduğu hışırtı bu kez karda yürüyen insanın yumuşak ayak seslerine dönüşmüştü.

“Bu saatte kim olur?” Diye mırıldandı.

Kendini orgun hissediyordu üzerinde fazla durmadı. Aynı sesleri yeniden duyunca yeniden tedirgin oldu. Ayak sesleri giderek yaklaştı.

“Dışarıda birisi var!” Dedi. Kesin konuşmuş artık şüphesi kalmamıştı.

Vücudu gergindi. Korku gözlerinde büyüdü. Sesi kısıktı, birden ayağa kalktı duvardaki tüfeği aldı. Kapıya yanaştı, dışarısını dinledi. Duyduğu ses giderek daha yaklaştı. Sırtını kapıya dayadı. Elinde ki tüfeği sıkıca kavradı. Bütün bedeni titredi kadının. Beyninde ki umacılar yok olmuş, ayak sesinde yükselen korku büyümüş umacının yerini almıştı.

            “Ya bunlar eşkıyalar ya kalabalıksalar? İyi ama kara neden havlamadı? Bir şey mi yaptılar köpeğime? Ah Ali’m ah kocam benim, burada olmanı nasıl isterdim şimdi, ne yaparım ben şimdi kadın halimle?

Gözlerini kapadı, toparlanmaya çalıştı. Benliği hayallerinden sıyrılmış geri dönmüştü. Ayak sesleri kesilmişti ama bu kez kapının sesi duyuldu.

Tak, tak, tak… Ağaç tokmağın sesi sessiz kar gecesinde çınladı.

“İyi ama hırsız neden kapıyı çalsın, yoksa köyden biri mi? Öyleyse niçin ses vermiyor? Kapıyı açmalı mıyım? Neden benim kapım, neden? Ne olursa olsun kötü bir şey olmasın Allah’ım.

Tak, tak, tak…

            Neden bu kadar gerginim yoksa abartıyor muyum? Ya kötü niyetli birisiyse ne, ne yapmalıyım?

Acilen bir şeyler yapması gerekiyordu Fadime kadının. Önce korkusunu yenmeliydi. Daha güçlü olmaya çalıştı. Yine de göğsü inip çıkıyordu. Derin bir soluk aldı.

“Kimsin gecenin bu saatinde ne istersin”? Diye bağırdı. Bağırırken boğazının kuruduğunu hissetti. Dışarıdan bir uğultu geldi. Kadın ne olduğunu anlamadı. Az sonra da karanın sesi duyuldu. Köpeğinin sesini duyunca rahatlar gibi oldu. Daha diklendi Fadime kadın. Tüfek elinde kapıyı araladı. Loş bir ışık yayıldı avluya. Yerde yatan birisi vardı. Perişan durumdaydı. Başını kaldırıp baktı.

“Tanrı misafiriyim”, diyebildi.

“Yalnız mısın?”

“Yalnızım” Dedi adam.

Fadime kadın avludan dışarıya baktı, görünürde kimseler yoktu.

“Yaralı mısın?”

“Değilim.”

“Kimsin sen kardeş?”

“Yolcuyum bacım.”

“Seni tanır mıyız kimlerdensin?”

“Tanımazsın bacım buralardan değilim.”

“Nereye gidersin bu kara kışta?”

“Yolumu kaybetmişim bacım. Balcıdan kasabaya iniyordum. Karda yolumu kaybettim. Gördüğüm izleri takip ettim buralara geldim. Gitmek istediğim yer burası değil bunu anladım. Kocan gelse de onunla konuşsak bacım.”

“Ne diyeceksen bana diyeceksin!” Sesi daha gür çıktı, diklendi Fadime kadın.

“Açım bacım, yorgunluktan da ölüyorum. Biraz ekmek versen diyorum. Şurada bir yerde sabaha kadar kıvrılıp yatsam, bütün isteğim budur bacım.”

“İyi ya, bekle biraz.”

İçeri girdi. Akşamdan kalma bir tas un çorbası vardı. Bir parça mısır ekmeği, taze peynir, birazda su getirdi.

“Bunları ye kardeş” dedi.

Fadime kadın adama acıdı, içi gitti. Adamın açlıktan ve yorgunluktan gözlerinin feri gitmişti. Ayağa kalkacak hali yoktu. Kara da acıdığı için sesini çıkarmadı, diye düşündü. Karnını doyurup kendine geldiğinde bir kötülük yapar mıydı? Döndü, yüzüne baktı adamın. Avluya sıza zayıf ışıkta yüzünü seçemedi. Tam içeri girecekti ki köyde ki söylenti geldi aklına. Bu adam eşkıya olabilir miydi? Eşkıyalar yalnız mı gezerdi? Ya eşkıya ise! Doğru mu yapmıştı yemek vermekle? Tanrı misafiriyim diyen birini nasıl geri çevirebilirdi? Korkusunu üzerinden atmıştı ama içi rahat değildi.  Cevabını veremediği bir sürü sualler soruyordu yine kendine.

Birden kararlı bir biçimde adama döndü. Adam tastaki çorbayı içmiş, elindeki ekmeği büyük lokmalarla ısırıyordu. Kendini tutamadı Fadime kadın.

“Sen eşkıya mısın?” dedi birden.

Adam yutkunamadı öksürdü. Ağzı doluyken suyu tepesine dikti.

“Öhö, öhö… Yok, bacım Allah korusun!”

“İyi ya yemeğini ye şuraya da uzanırsın.”

“Sağ ol bacım.”

Yeniden içeri girdi. Yüklükten kalın yün yorganı çıkardı. Adama uzattı.

“Üzerine örtersin.” Dedi.

Adam bir eliyle yorgana uzandı yanına çekti.  Fadime kadın adama baktı, adam farkında olmadı.

“Kardeş!” dedi sesi değişmişti. Değişen sesinde istek dolu masum bir yalvarış vardı.

“Buyur bacı.”

“Sabaha gün doğmadan gitmiş olursun he mi?”

“Meraklanmayasın bacı gitmiş olurum.” Dedi adam. Genç kadının yalnız yaşadığını hissetmiş, durumunun zorluğunu anlamıştı. Kızdı içinden kendine.

“Ulan ha şurası ha burası ha şu ev ha bu ev derken koca köyde bir eve sığınıyorum, bir yalnız kadın karşılıyor beni. Yürekli kadınmış helal olsun!” Diye düşündü. Kimse görürse söz olur diye çekiniyor zavallı kadın. Sabah gün doğmadan uzaklaşmalıyım. Çoğu kadın almazdı beni içeriye”  diye geçirdi aklından. Yorganı çekti üzerine, elbiseleriyle bir yanına kıvrıldı. Kıvrılır kıvrılmaz gözleri kapandı adamın. Fadime kadın tüfeği elinde ocak başına geldi oturdu. Yeniden karıştırdı ateşi, yeniden odun attı üzerine.

“Nasılsa sabaha uyuyamam” diye mırıldandı. Tüfeği yanına koydu, daha rahat oturup sırtını duvara yasladı. Kulağı dışarıda yeniden düşüncelere daldı. Kapıda ki meçhul adamın varlığı, kadının beynini kemiren umacıların kovulmasını gerçekleştirmiş, düşüncelerinin daha gerçekçi zemine akmasını sağlamıştı. Fadime kadın bu kez hayatını sorguluyordu.

Nasıl bir hayattı bu yaşadığı?

Bir kuru boğaz için nelerle savaşması gerekiyordu? Neyi ifade ediyordu zengin olmak? Rahat yaşamak nasıl bir duyguydu? Mısır yetiştirmeden, sap saman getirmeden, odun gübre taşımadan yaşamak mümkün müydü? Böyle bir hayat var mıydı yeryüzünde? Bunları bilmiyordu. Ama düşüncelerini sorgulamak hoşuna gidiyordu.

Havaların iyi gitmesi için beslediği o iyi duygularını, toprağın kuraklıktan çatladığı günlerde, yağmur için duyduğu o yoğun özlemini ve fırtınan dinmesi için verdiği yakarışlarını hatırlıyordu. Sonra tarladaki ürününü kaldıramadan bu kez günlerce yağan yağmurun bir anda bütün emeğini yok etmesinde, topraktaki mahsulü bir anda silip süpürmesinden duyduğu endişenin beyninde oluşturduğu tahribatı hatırlıyordu. İçin için kendini nasıl yiyip bitirmiş, bir acı nasıl çöreklenmişti yüreğine.

            Her şey yoruyordu genç kadını. Ahırda, bahçede, ormanda yapılması gereken ne kadar iş varsa tek başına usanmadan yapıyordu. Belki yoruluyordu, yorgun argın evine dönüyordu ama çalışmaktan hiç şikâyetçi olmuyordu.

            Onu yıpratan günlerin, ayların, mevsimlerin çalışmaya müsait bir şekilde iyi geçmesi için ortaya koyduğu yoğun düşsel hayalleriydi. Ne yazık ki pek çok şey istediği gibi olmuyordu. Her şeyin derdini, tasasını çekti. Her şeyin kahrına katlandı. Beslediği iyi niyet duyguları çoğu seferinde hayal kırıklığına dönüşmüştü. Emeğinin karşılığını alamamak yıldırıyordu Fadime kadını.

            Yine de soğukkanlı olması gerektiğini biliyordu. Dört çocuğu olan bir anneydi. Çocukları için her sıkıntıya katlanacaktı. Böyle gerekli gereksiz sızlandığında kızıyordu kendine. O bir insandı ve onun bir yaradılış gayesi vardı. Kendine bahşedilen bu hayatı yaşamaktan nasıl şikâyeti olabilirdi. Birden ürperdi Fadime kadın. Günaha giriyorum diye kızdı kendine.

            Evi, toprağı, inekleri vardı. Uykusu yoktu Fadime kadının. Avluda yatan bir yabancı adam varken nasıl uyuyabilirdi? Sabah kimseler görmeden gitmiş olsun diye içinden dualar etti. Dışarıda rüzgârın sesi duyuluyordu. Giderek uğultusu her yanı kapladı. Kalktı, pencereden dışarıya baktı. Dışarıda ki rüzgâr pencereyi sarsıyor, boşluklardan içeriye dalıyordu. Eve takılıp hızı kesilen rüzgâr küplere biniyordu. Gecenin bu vaktinde çıkan rüzgâra bir anlam veremedi. Rüzgâra kaygılanmak yine kendisine düşmüştü. Kendini öyle görüyordu. Avluda ki adam geldi yeniden aklına. Ya rüzgâr dinmezse ya adam gidemezse! Yeniden dert etti her şeyi kendine. Dışarıda ki rüzgârı, avluda yatan adamı düşündü.

            “Ah Fadime’m ne olacak senin hallerin?” diye söylendi. Geldi yeniden oturdu. Hiçbir şey düşünmemeye karar verdi. Sözünü de tuttu. Öylece kalakaldı. Yanının üzerine uzandı gözleri kapandı. Bir saat kadar uyumuştu. Uyandığında biraz üşümüştü. Korktu aceleyle kalktı. Tüfek yanında duruyordu. Dışarıya göz gezdirdi rüzgâr kesilmişti. Başını kaldırdı göğe baktı, henüz gün açılmamıştı.

            Peki, adam gitmiş miydi? Odanın için de dolandı bir takım gürültüler çıkardı. Arkasından öksürdü, uyuyorsa uyansın, diye düşündü. Arkasından karaya kızdı. Bir haller olmuştu bu köpeğe, sesini çıkarmaz olmuştu. Odanın için de dolanmayı sürdürdü. Artık bakmalıyım, diye düşündü. Bu kez tüfeği almadı yanına, usulca kapıyı araladı. Adam gitmişti, teşekkür etti adama içinden. Kara yerinde yoktu.

            “Sen nerelerdesin haylaz!” dedi gülümsedi. İçeriye girdi.

            Sonra ki günler köpeğini de yanına alarak ormana, karayemiş yaprağını toplamaya gitti. Yabani hayvan endişesiyle yanına tüfeğini de alıyordu. Her hangi bir tehlikeyle karşılaşmadı. O kış bütün köy zor günler geçirdi. Hayvanların bir kısmı açlıktan bahara çıkamadı. Yaşamları çetin de olsa hayat bir şekilde devam ediyordu.

            Aradan yıllar geçti Fadime kadının çocukları büyüdü.

            Büyük kızını bir türlü okutamadı. Onun üzüntüsü içine dert oldu, kaldı. Bütün çabasını diğer çocuklarına gösterdi. Üçünü de gönderdi okula. Köylük yerinde yıllar sonra da olsa yaşam biraz olsun kolaylaştı. Ne yazık ki Fadime kadının yaşamında değişen bir şey olmamıştı.

            1955 yılında Murgul’da görev yapan Kaynarcalı öğretmenin büyük gayretleriyle köye yol getirildi. Ayda bir bile olsa bir iki araba köye geliyordu. Büyük oğlu Ali Rıza ilkokula üç yıl geç başlamıştı. İlkokulu on beş yaşında bitirmişti. Fadime kadın o yıl oğluyla birlikte kasabaya indi. Borçka da ortaokula kaydını yaptırdı. Gündoğdu mahallesinde iki gözlü ev tuttu. Oğlu okuyacaktı. Kendi acılarını çocuklarına yaşatmak istemiyordu. Dağlardan ot biçti sırtlayıp getirdi. Ucuz pahalı demedi sattı. Her kış bir ineğini verdi. Çocuklarının masraflarını karşılamaya çalışıyordu.

            Aylar sonra karneler dağıtılmış, ara tatilinde Ali rıza köyün yolunu tutmuştu. Hava soğuktu, akşam olmadan eve gelmiş, annesini sevince boğmuştu. On beş gün annesinin yanında kaldı. Tatilin son gününde öğle olmadan ayrıldı evden.

            Annesi karşısına geçti. Oğlunun yüzünü avuçlarının içine aldı, okşadı.

            “Kendine iyi bak yavrum, sakın üşütme. Yorganların ikisini de atıver üstüne. Aç durma çocuğum doyur kanını iyice. Parayı kendine dert etme. Daha çok çalışırım, güzel çocuğum yeter ki sen oku. Öğretmeninin sözünü dinle derslerine çok çalış. Sen zeki bir çocuksun yavrum. Gör bak Borçka’da ki okulu da bitireceksin. Daha büyüğüne Artvin’e bile gönderirim seni. Akşamları erkenden evde ol. Başıboş dolanma çocuğum. Haydi, annem sağlıcakla git, Allah zihin açıklığı versin. Yolunda bahtın da açık olsun güzel evladım, dedi.”

            Yanaklarından öptü, kokladı. Arkasından el salladı.

            Alirıza kasabaya inmek için yola koyuldu. Dışarısı daha da soğumuştu. Ellerini soğuktan korumak için pantolonunun cebine sokmuş, annesinin sardığı öteberiyi bir koltuğun un altında sıkıştırarak yürümeye çalışıyordu. Yolu uzundu. Yeni yapılan yolda yürüyordu. Köyün sırtını yeni dönmüştü. Arkadan bir cipin geldiğini gördü. Kenara çekilip bekledi. Kendinden bir hayli büyük Cesur adında bir köylüsü kullanıyordu cipi. Acemi sayılırdı. Arabada yalnızdı. Durdu Alirıza’yı aldı. Yeniden yola koyuldu. Yol çamurluydu. Lastik zorlanıyor, çamuru sarıyordu. Üç kilometre gitmeden kaza yaptı. Dönemeci dönememiş patinaj yapan araba geriye doğru savrulmuş, dik bayırdan deviskel suyuna uçmuştu. Araç takla atarken şoför camdan dışarı fırlamış, ufak sıyrıklarla kurtulmuştu. Ali rıza ciple birlikte dereye inmişti. Suyun içinde bir müddet sürüklendi. Sığ olan bir kuytusunda kenara vurdu. Taşların arasında yatıyor, soğuk su sırtından boşalıyordu. Başında kan vardı, suyun içinden çıkacak takati kendinde bulamadı. Yalnızdı, kimseler yoktu yanında. Yalnızlığı giderek büyüdü. Sırtı, elleri, ayakları üşümedi suda. Hiçbir yeri üşümedi. Deviskel suyu birden büyümeye başladı gözünde. Her taraf suyla doldu, büyüsü deniz gibi oldu. Giderek duyguları yok oluyordu. Bakışları dondu, acıyı hissetmedi. Annesini düşünmeye çalıştı. Öleceğini hissediyordu ama ölmekten korkmuyordu. O an bir acı yerleşti gözlerine. Bedenine ait olmayan bir acı gibi uzak duruyordu bakışlarında. Ölümüne, sonradan çok üzüleceğini bildiği annesi duyduğu endişeyi yansıtan bir acıydı bu. Sanki annesinin ne denli bahtsız olduğuna acır gibiydi. Vücudu gerildi, biraz daha gömüldü suya. O an dudakları oynadı.

            “Allah’ım” diye mırıldanmak istemişti. Buna muvaffak olamadı. Kısa titreyişlerle ruhunu teslim ediyordu. Bir yel esti tepeden yapraklar havalandı, havada uçuştu. Kuşlar kanatlandı derenin içinden. Çıkıp ağaçların dallarına tünedi. Esinti giderek büyüdü. Uğuldadı, dereye doğru yayıldı. Yapraklar dereye doğru sürüklendi. Ağaçlar savruldu, kuşlar kayanın oyuklarına doğru uçuştu. Deviskel suyu bir can aldığından habersiz ırmağa doğru akıyordu.

            İkindiye geçkin bir zamanda haber köye ulaştı. Zavallı Fadime kadın yerden yere vurdu kendini. Evladının acısı yaktı ciğerlerini. Dayanamıyordu bu acıya, ne yapsa ne etse fayda vermiyordu. Günlerce ağladı, evden dışarı çıkmadı. Yıkılmış hayata küsmüştü.

            “Ah ciğerparem ah güzel evladım beni alsaydı deviskel deresi, ne istedi senden. Kaldırıp kendimi atsaydım derelere.  Köyümün suları yuttu Rızamı komşular, bir başka yaktı beni bu evlat acısı. Nasıl üzülüyorum nasıl içim yanıyor, nasıl kahroluyorum. Niçin kıydı sana güzel Allah’ım? Ben sensiz ne yaparım Ali rızam. Annen sana kurban olsun yavrum. Okuyacaktın büyük adam olacaktın. Büyüyünce sen rahat edeceksin, artık çalışmayacaksın anam derdin, bana. Ben hep çalışırım yavrum yeter ki sen yanımda ol. Ah çocuğum, ah rızam bu günleri de mi görecektim Allah’ım.

            Çocuğunun feci ölümü içine dert oldu. Yarım yamalak insan gibi görüyordu kendini. Diğer çocuklarına sarıldı. Büyük kızını okutamamıştı. Diğer oğluyla kızını okutacaktı. Çok kararlıydı Fadime kadın. İkisi de köy ilkokulunda okudular. Ortaokul için birlikte indiler Borçka’ya. Çocuklarının başından hiç ayrılmadı. Yazın köyüne çıktı dağlardan kestane topladı sattı. Mısır yetiştirdi, ot biçti. Hiç bir şey yıldıramadı Fadime kadını.

            Ve çocuklarını okuttu.

            İçindeki evlat acısı hiç sönmedi. Köyünün eresi içine dert olmuştu. Her suya bakışında gözleri dalıyor, umutları, hayalleri ve biricik oğlu deviskel suyunda yok oluyordu. Kara, o sevimli köpek hiç bırakmadı Fadime kadını. Yaşlandıkça daha bağlandı. Fadime kadınla birlikte kışın Borçka da yazın köyde yaşadı. Çok yaşlanmıştı kara. Gözleri iyi görmüyor eskisi gibi hızlı yürüyemiyordu. Fadime kadın karanın üzerine titriyordu. Ona eskisinden daha çok zaman ayırıyordu.

            Ne var ki kara akşamın bir alaca karanlığında dağa doğru sessizce yürüdü, bir daha hiç dönmedi.

            Aradan yirmi yıl geçti.

            Fadime kadın yaşlanmıştı.

            Saçları beyazlandı, ellerinin eti çekildi. Beyaz kollarına şişkin mor damarlar yayıldı. Sırtıyla yıllardır ne bulduysa taşımıştı. Yük altında eğik yürümekten kamburu çıkmıştı. Gözlerinde çizgili torbalar oluştu. Göz pınarları hiç kurumamıştı. Ağlamaktan gözleri bozuldu. Bulanık görüyordu artık.

            Küçük oğlu Ömer Keskin okumuş öğretmen olmuştu. Büyük şehirlerde görev yaptı. Fadime kadın yıllarca oğlunda kaldı. Oğlunun yanında ömrünü çok iyi geçiriyordu. Yaylı kabarık yataklarda yatıyor, sabah kahvaltılarında sofrada gördüğü çeşit mönüye anlamsız gözlerle şaşkınlıkla bakıyordu. Musluğu ne zaman çevirse sıcak su akıyordu. Alafranga tuvaleti hiç sevemedi. Bir türlüde alışamadı. Doktorun verdiği gözlüğü de iki de bir çıkarıp bir yerlere bırakıyor sonra dönüp ötede beride gözlüğünü arıyordu.

            Hafta sonu öğretmen oğlu otomobiliyle gezdiriyordu. Otomobilin içinden insanları, arabaları, yüksek katlı binaları izliyordu. Parklarda gezintiye çıkıyordu oğluyla beraber. Ne kadar özenle hazırlanmıştı parklar. İnsan dokunmaya kıyamıyordu. Ne çok insan geliyordu buralara. Kabarık tüylü bakımlı köpekler yürüyordu sahiplerinin önünde. Bir vapur geçiyor düdüğünü çalıyordu. Güvertesi insanla doluydu. Koca gövdesiyle süzülüyor akıp gidiyordu denizde. Martılar kıyıya vuruyor çığlıklarıyla etrafı inletiyor. Bir uçak geçiyor semadan. Göğe doğru yükseliyor, gökler gürlüyor. Arkasından bir uçak daha süzülüyor semaya. Müzik sesleri yükseliyor parkta. Simitçiler, şekerciler, tatlıcılar, dondurmacılar gürültüleriyle parkı ayağa kaldırıyor. Fadime kadın elindeki çayını yudumluyor. İki de bir oğlunun gözlerine bakıyor. Oğlunun gözlerindeki yaşama sevinci, ılık pırıltı, içini ısıtıyor dolu gözlerle önüne bakıyordu. Bakışlarını yeniden çeviriyor oğluna. Parlak kıyafetler içinde yakışıklı buluyor oğlunu. Sevgi dolu gözleriyle imrenerek bakıyor. Saçını, sakalını itinayla kestirmiş, ne güzel yakışmış kravatı. Ne kadar parlak bir gömleği var. Ayakkabıları ne kadar şık duruyor ayağında. Ne kadar boylu ne kadar güçlü görünüyor. Nasılda kullanıyor otomobilini. Konuşması ne kadar düzgün, nasıl kibar davranıyor insanlara. Nasıl alışmış büyük şehirlere böyle. Nasıl da düşkün annesine, Ne kadar içten ne kadar hayat dolu... İçi gitti Fadime kadının. Her bakışında bunları düşünüyor, bunları söylüyordu.

            Annesine bakıp konuşan oğlunun sıcak sesi içini ısıtıyor.

            “Bir çay daha içer misin anneciğim?” Diyor. Yüreği de gözleri gibi sevgi dolu. Kadın gönül gözleriyle ağlıyor. Mutluluk gözyaşlarını içine akıtıyor. İçinden Allaha şükrediyor. “Bu benim çocuğum, benim Ömer’im, büyüdü koca adam oldu. Okudu, ne güzel bir mesleği var benim oğlumun. Bütün çocukları okutacak, onları hayata hazırlayacak. Çocuklar aç uyumayacak artık”. Dokunmak istiyor oğluna. Martılar gibi uçup gitmesinden korkuyor. Silik hayalleri giriyor beynine. Duyguları uzaklaşıyor kendinden. Bir an bir şey hissetmediğini düşünüyor. İzin vermek istemiyor kötü düşüncelerine. Belli etmeden kendini çimdikliyor. Rüya olmasın diyor içinden. Artık her şeyden korkuyor Fadime kadın. Acı ve korku onun hayatını hiç bırakmıyor.

            En çokta bu yaşında yeni bir acıya dayanacak gücü olmadığı için korkuyor. Oğluna baktıkça yüreği kabarıyor. Yeni bir dinginlik gelip yerleşiyor içine. Gururlanıyor, doyamıyor oğluna bakmakla. Böyle bir çocuk yetiştirdiğine bir tülü inanası gelmiyor.

            Martılar yeniden üşüşüyor kıyıya. Yeni bir çığlık kaplıyor parkı. Sonra birlikte havalanıp güneşe doğru uçuyorlar. İnsanlar dolanıyor parkın küçük sokaklarında. Renk renk balonlarıyla bir adam gözüküyor sokağın ucunda. Çocuklar baloncuya doğru koşuyor. Bir kadın elinden kurtulan çocuğuna yetişmeye çalışıyor. Kabarık tüylü iki köpek çimenlerin arasında bir araya gelip koklaşıyor. Martılar geri dönüyor ama bu kez çığlıklar atmadan iniyorlar denize. Küçük şövalesiyle bir ressam dolanıyor parkta. İnsanlara sokulup resimlerini çizmek istediğini söylüyor. Eliyle çenesinde ki seyrek sakalını kaşıyor.

            Koltuk değneğiyle yürüyen bir adam oturuyor, bankın birinde. Değneğini yanına bırakıp ayaklarını uzatıyor denize doğru. Kendine bir simit birde çay söylüyor. Koltuk değneğini de topal bacağını da düşünmüyor. Simidini ısırıyor, denize bakıp gülüyor. Sonra üzerlerinde okul kıyafeti olan gençler doluyor parka. Önlü arkalı birlikte oturuyorlar. Biraz dağınık biraz sere serpe, aralarında bir şamata kopuyor. Arkasından gürültülü bir kahkaha yükseliyor. Birisi denize doğru yürüyor, bir diğeri ona eşlik ediyor. Diğerleri banklarda kalmıyor. Gidenler ellerinde kâğıt helvalarla geri dönüyor. Birlikte yiyorlar.

            Çocukların önünde iki adam yürüyor, yan yana. Sakallı olanın elinde teşbihi var. Konuşmuyor hızlı hızlı teşbihini çekiyor. Küçük hareketlerle iki de bir ağzını oynatıyor. Kulağı arkadaşında değil yine de arada bir başını sallamayı ihmal etmiyor. Arkadaşı ona bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Anlattığı her neyse inandırıcı olmadığı düşünüyor. Yüzü renkten renge biçimden biçime giriyor. Morarıyor sonra kızarıp pancar gibi bir renge bürünüyor. İleride sırtları denize dönük oturuyorlar.

            Parkta olup bitenleri yaşanan o canlılığı anlamakta zorluk çekiyordu. Parktaki insanlara baktıkça yaşadığı hayatı canlandırıyordu gözünde. Nasıl bir yaşamdan gelinmişti? Ne zorluklar yaşanmış ne yokluklar görülmüştü. Tuhaf tuhaf bakındı etrafına. Buralara kar yağmaz mıydı? İnsanı canından bezdiren sis, kapalı havalar neden yoktu? Her şeyi çürüten, arkası kesilmeyen o yağmurlar yağmaz mıydı buraya? Mısırsız, ahır sız, hayvansız mı kurulmuştu buranın düzeni? Köpekleri bir bir tuhaftı. Kabarık tüyleri elle mi biçimlendirilmişti böyle? Kara görseydi bu köpekleri tepkisi ne olurdu acaba? Karanın lafı geçince içi sızladı birden. Alıp başını gitmişti kuru dağlara. Ölümünü görmesini istememiş olacaktı. Bir hayvan ancak bu kadar soylu olur diye düşündü yaşlı kadın.

            Her şeyin çilesini, kahrını boşuna çekmişim demekten kendini alamıyordu bir türlü. Üstelik rahat yaşamak nasıl bir duyguydu_ Hep merak etmemiş miydi bunu. Mısır yetiştirmeden, ot getirmeden, odun gübre taşımadan yaşamak mümkün müydü? Yıllarca böyle tuhaf sorular sormuştu kendine.  Bunları yapmadan yaşamanın pekâlâ mümkün olduğunu, oğlunun yanında çok iyi anlamıştı. Bazen burada mutlu muyum diye kendini sorgulamadan da edemiyordu. Oğlunun yanında güvenli ve huzurlu olduğunu biliyordu. Oysa mutlu olduğu konusunda kendinden bu kadar emin değildi. Oğluna ve onun karısına haksızlık etmek istemiyordu. İkisini de çok seviyordu.

            Evde bütün gün hanım hanım oturuyor, her istediği önüne geliyordu. Gelecek endişesi duymadan gecelerini mışıl mışıl uyumakla geçiriyordu. Kendini rahatsız eden karabasanı, umacısını köyde bırakmıştı. Üstelik kâbus olup gecesini berbat ederek uykusunu elinde almıyorlardı. Mutlu olduğundan niçin emin değildi? Neden burnunun ucunda bir sızı eksik olmuyordu.

            İnsanın severek iştahla yediği bir yemeği tekrar yiyebilmesi için o anı yeniden beklemesi miydi mutlu olması? Mutlulukla ilgili böyle şeyler geçiriyordu aklından. Yoksa çocukken yaptığı gibi kuru mısır ekmeğini kimseye göstermeden yastığının altında saklayıp kardeşlerine bencillik yapmış bile olsa, gece yıldızlara bakarak bir başına karnını iyice doyurması mıydı?

            Çocukluğundan hatırlıyordu, yüzünü avuçlarının içine alan annenizin parmaklarıyla gözlerinizi kapatıp, elindeki sevgiyi teninizde hissedip derinizin altında ki kanınızın sıcaklığını hissetmek miydi? Bu anı insan hayatında akaç kez yaşayabilirdi? Hangisiydi mutluluk?

            Karayla köyün girintili çıkıntılı patikasında ormana oduna gitmek miydi? Yoksa tarlada sararan mısırın imdadına hızır gibi yetişen yağmurun gürültülerle, bardaktan boşanırcasına yağması mıydı? Yağmuru hissedince nasıl atmıştı kendisini kapıya. Dakikalarca yağmurun altında ıslanmış, ellerini gökyüzüne kaldırmıştı. Nasıl sevinç nidaları çıkmıştı ağzından. Sesi ne kadar gürdü. Dünyanın gücünü kendinde hissetmişti o an. Yeniden haykırsa yamaçtaki meşeliğin bütün çalılarını yerinden sökebileceğini hissediyordu. Sanki bütün dünya nimetleri ayağının altına serilmiş, öylesine hayali bir zenginlik sarmıştı çevresini. Yeni yürümeye başlayan çocuğun gözleriyle bakıyordu tarlasına inen bereket yağmurlarına. O gece bambaşka hislerle uyuduğunu hatırlıyordu.

            Mutluluk bu olmalıydı.

            Öyle geçirdi aklından yaşlı kadın.

            Peki, bu insanlar mutlu muydu?

            Galiba diye düşündü kendince. Topal adam simidini nasıl keyifle yiyordu. Sonra denize, denizin içine bakıp bakıp gülüyordu. Bu gülümsemeler sahte olamazdı. Hayatının tadımlık bir anını yakalamış olmalıydı? Kendini mutlu eden fikirleri beyninde yoğunlaşmış, sakat bacağını unutmuştu. Ya öğrenciler; onlar da durmadan her konuda fikirlerini ortaya koyuyor, gereksiz bir şamatayla parkı ayağa kaldırıyorlardı. Bazen gülme krizine tutuldukları da oluyordu. Öğrencilerin mutluluğunu tahlil edemedi. Genç insanların mutluluğu bu olsa gerek diye mesnetsiz bir düşünce oluştu beyninde. İnsanları tek tek yorumlamaktan vazgeçti.

            Oğluna baktı hala gazetesini okuyordu. Mutlulukla ilgili düşüncelerinde oğlunu suçlu gören küçük bir fikir beynini kurcalamıştı. Yaşlı kadının beyaz yüzü kızardı. “Çocuğuma haksızlık edememe diye mırıldandı kendine. “ O benim her şeyim.”

            Öğretmen oğlu gazetesini bitirmek üzereydi. Parkta, otobüste, evde, fırsat bulduğu her yerde okuyordu. Ne kadar çok okuyor diye geçirdi içinden. Oğlunun sesiyle toparlandı.

            “Geç oldu galiba kalkalım mı anneciğim?”

            “İyi olur kalkalım oğlum.”

            Annesinin kalkmasına yardımcı oldu. Ona kolunu uzattı. Koluna girdi oğlunun. Sonra iki eliyle kavradı oğlunun kolunu. Oğlunun kokusunu, sıcaklığını hissetti içinde. Otomobile doğru yürüdüler. Yola çıktıklarında şeritli yol arabalarla doluydu. “Olsun” diye geçirdi içinden. Oğlu yavaş kullanıyordu arabayı. Radyoyu açtı bir iki dalga çevirdi, güzel bir türküde karar kıldı. Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? Müzeyyen Senar söylüyordu. Sanatçının güzel yorumu kadar insanı etkileyen hoş bir ezgisi de vardı türkünün. İkisi de sustu, ikisi de yalnızca türküyü dinledi. Kadının dudakları titredi yüreği doldu. Gözlerini otomobilden dışarıya kaçırdı. Bir süre camdan dışarısını izledi. Sonra oğlunun sesiyle bakışlarını ona çevirdi.

            “Ne düşünüyorsun anne?”

            “Hangi konuda çocuğum?”

            “Dalgınsınız anneciğim, bütün gün gözümden kaçmadı dalgınlığınız. Bir şeyle düşlüyor olmalısın. Biraz huzursuz gibi görüyorum seni. Yanılıyor muyum yoksa?

            “Bilmiyorum çocuğum.”

“İçiniz rahat değil anneciğim sizi sıkan bir şey mi var?”

“Nereden çıkarıyorsun çocuğum.”

“Ne bileyim anneciğim pek konuşmuyorsunuz, dalıp dalıp gidiyorsunuz, üstelik üzgün gibisiniz.”

“Değilim oğlum, az önce dinlediğim şu türkü etkiledi beni. Nasıl yanık okudu kadın. Bir an köyümüz geldi aklıma. Şimdi buram buram yeşil kokar oralar. Bu mevsimde pek güzel olur.

            “Aklından ne geçiriyorsun anne?”

“Ne bileyim çocuğum, o kadar şey geçiyor ki aklımdan; hangisini söylememi istersin?”

            “Düşünüyorum da iki hafta izin alsam, haftaya Artvin’e gitsek ne dersin anneciğim?”

            Ah çocuğum sen ciddi misin?”

            “Elbette anneciğim sizi mutlu görmek için her şeyi yapabileceğimi biliyorsun.”

            Yaşlı kadının yüzüne birden bir başka güzellik yayıldı. Akışları canlandı, tatlı bir heyecan sardı bedenini.

            “Yanında mutsuz olduğumu sakın düşünme oğlum”, dedi.

            Sesi sıcak ve ikna ediciydi. “Sen hayatımda gördüğüm en kıymetli varlığımsın, sana bir şey olsaydı inan yaşayamazdım. Ali Rızamın acısını senin sayende unutmaya çalışıyorum. Benim için çok kıymetlisin oğlum. Bunu sana anlatamam. Değerin hiçbir şeyle ölçülemez. Kızlarımı da özledim evladım. Bu büyük şehir bana göre değil yavrum. Şu insanlar, kalabalıklar, şu yüksek binalar her şey boğuyor beni. Yapamıyorum evladım, köyümde toprağımda, doğduğum yerlerde olmalıyım. Evimi, bahçemi, tarlamı çok özledim. Götür beni, kalan ömrümü köyümün suyunu içerek geçirmek istiyorum. Kırmızı toprakla örtülü sokaklarında gezmek istiyorum. Komşularımı, yağmurunu, o deli rüzgârlarını özledim. Karalahanayı, mısır ekmeğini yemeliyim yeniden. Bütün hatıralarım orada, hatıralarıma götür beni çocuğum. Çocukluğumu, kadınlığımı o köyde yaşadım, köyüme dönmeliyim evladım, dedi.

            Yeniden dışarıya uzaklara baktı. Bitmeyen bir düzlük vardı önlerinde. Her taraf binalarla doluydu. Yolda ne çok araba vardı böyle. Gelenler, gidenler; arı gibi kalabalıktı asfalt. Otomobilin koltuğunu yeni keşfetmiş gibi iyice yerleşti. Ne kadar rahat, kuş gibi insanı her yere uçuruyor, diye düşündü. Sonra Alirıza geldi aklına. Böyle bir araç sebep olmuştu ölümüne. Kocasını düşündü arkasından. Bir süre sonra gözlerini kapadı. Kendini iyice bıraktı koltuğa.

            Akşam olmadan evdeydiler.

            Öğretmen oğlu, okul idaresinden annesine sözünü ettiği yıllık izninden bir bölümünü almış vakit kaybetmeden aynı gün yola çıkmışlardı. Rahat geçen yolculuğun ikinci gününde Borçka’ya indiler. Güneş yeni yükselmişti. Bahar sularıyla coşan deviskel deresinin köpüklü beyaz suyu, coşkulu nehrin yeşil sularına gömülüp gözden kayboluyordu. Kırmızı otomobilde oğluyla birlikteydi. Yıllar sonra karşılaştığı Borçka’yı tanımakta güçlük çekti. Küçük bir kaya parçası zerinde kurulan Borçka enini boyuna yayılmıştı. Bacaları kırmızı kiremitli yeni binalar yükselmişti. Yeni mağazalar açılmıştı çarşıda. Bisikletli çocuklar dolanıyordu sokaklarda. Kalabalıktı sokakları. Ne çok kadın vardı çarşıda. İkisi üçü bir arada mağazalara girip gönüllerince alış veriş etmenin heyecanını yaşıyorlardı. Borçka’nın Pazar yeri ne kadar büyümüştü. Oğlunun kolunda ütün azarı dolandı. Ne çok insan tanıyordu oğlunu. Yanına sokulup ayaküstü sohbet edenler, köşe başında işinin başından seslenip” hoş gelmişsin öğretmen” diyenler vardı. Yeniden gururlandı yeniden mutlu oldu.

            ‘Oğlumun kolunda olmasam yığılıp kalırdım’ diye geçirdi aklından. Daha sıkı kavradı kolunu. Pazarda satılan mallar nasıl cins değişikliğine uğramıştı. Beyaz eşyadan mutfak malzemesine, fotoğraf makinesinden dürbüne ne yoktu ki Pazar yerinde.

            Gözleri mısırı karalahanayı aradı. Yok, muydu acaba? Niçin göremedi? Bu insanlar karalahanayı, mısırı yemez mi oldular? İleriye doğru yürüdüler. Kadınları gördü Pazar yerinin bir köşesinde, köyden getirdikleri öteberiyi dizmişlerdi önlerine. Onlara yaklaştı, mısır karalahana hepsi vardı. ‘Aferin size ’diye geçirdi içinden. Kadınlarla sohbet etti, hangi köyden olduklarını sordu, ne yazık ki hiç birini tanımadı.

            Oğluyla köprüye doğru yürüdüler. Köprüyü bıraktığı gibi bulmuştu. Orta yerinde durdular, oğlunun kolundan çıktı. Meraklı gözlerle etrafı araştırdı. Ne kadar değişmişti şu Borçka. Köprünün altına baktı, nehrin kıyısında ki iskeleyi, kayıkları aradı gözleri. Hiç birinden eser kalmamıştı. Suya baktı yeniden, gözleri daldı. Eskiden olduğu gibi başını döndürdü akan su. Gün doğdu mahallesine baktı. Kiraladıkları ev hala oradaydı. Yine eski yine bakımsızdı. Yanında yükselen yeni binalar arasında köhne bir yapı olarak kalmıştı. Oğlunun koluna girdi. Derin soluklar aldı. Onun gözlerine baktı başını omzuna yasladı.

            “Güzel evladım” diye mırıldandı. Çocuk gibi hissediyordu kendini. Mutu olduğunu biliyordu. Yeniden Pazar yerine doğru yürüdüler. Burnuna kebap kokuları geldi. Başını kaldırdı kebapçıya doğru baktı. Eski kebap dükkânını aradı gözleri. İçeri girmeyi göze alamamıştı. Karayla ağacın gölgesinde yemişlerdi kebabı. Ne yana baksa kara geliyordu aklına. Yukarı heybetli dağlara doğru baktı. Tepelerin uç noktalarında kayboldu gözleri.

            Kebap yiyelim mi anneciğime diye soruyordu oğlu.

            Oğlunun sesiyle bakışlarını çevirdi dağdan.

            “Oh elbette çocuğum” dedi gülerek hoşuna gitmişti.

 Kebapçı dışarıda karşıladı kendilerini. Esmer biraz kilolu bir adamdı. Sesi davetkâr ve sıcaktı.

            “Boş masamız var buyurun efendim” dedi kibarca.

İki sıra arkada boş bir masaya oturdular. Garson geldi isteklerini sordu.

            “Kebabı nasıl istersiniz efendim?”

            Pişkin yerinden iki porsiyon istiyoruz, yanına kızarmış biber de koyarsanız iyi olur, dedi öğretmen.

            Peki, efendim” dedi garson uzaklaştı.

            İçerisi genişti iki garson çalışıyordu. Düzgün kıyafetli, traşlı temiz çocuklardı ikisi de. Kebabın tadı hala çok güzeldi. Öyle geçirdi içinden yaşlı kadın. Arkasından birer bardak çay içtiler. Yeniden Pazar yerindeydiler. Köyde dağıtmak üzere bir sürü öteberi aldılar. Köye gitmek için yola koyuldular. Arabada yalnızdılar. Borçka’yı arkalarında bırakıp tepelere doğru yol aldılar.

Hava güzeldi. İnsanlar bahçede, tarlada işleriyle uğraşıyordu. Çayırlar hayvanlarla doluydu. Karşı yamaçlara koyun sürüsü yayılmıştı. Vadinin güneye bakan yamaçları çam ağaçlarıyla kaplıydı. Köyün yolu temiz sayılırdı. Asfalt yoktu ama yol iyi tepilmiş, sergisi iyi yapılmıştı. Yaşlı kadın otomobilin açık camından başını çıkarıyor temiz havayı içine çekiyordu. Ciğerlerini temiz havayla dolduruyordu. Rüzgârın önüne kattığı bin bir çeşit güzel kokular geliyordu burnuna. Bu mevsimde dağlarda nane kekik, kır çiçekleri boldur, diye düşündü.

            Küçük tepeleri arkada bırakıp düzlüğe ulaştılar. Ali rızanın kaza yaptığı yerdi burası. Kadın durmasını söyledi. Arabadan indi. İleriye doğru bir dil gibi uzayan çıkıntıya doğru yürüdü. Çam ağacının gölgesinde oturdu. Yukarı yamaçlardan kopup gelen deviskel suyunu izledi. Kırılmış mıydı, küs müydü deviskel suyuna? Yok diye geçirdi içinden. Çocukluğunda da öyle inatçı ve kabarık akıyordu.. Hala aynı inatçı hala kabarık akıyor, diye geçirdi içinden. Hiç değişmemişti deviskel suyu. Kim bilir bundan sonra da hep böyle akacaktı.

            Öğretmen arabayı istop etti, dışarıya çıktı. Annesine baktı yanına gitti. Hatıralarıyla baş başa kalmasını istedi. Neden sonra kadın kalktı, oğluna doğru yürüdü. Bitkin görünüyordu. Boş gözlerle bakındı, arabaya bindi. Yeniden yola koyuldular. Alaca köyünü geçtiler. Bahçede çalışan bir sürü insana korna çaldı. Onları selamladı. Son düzlüğe çıktılar, kaynarca köyü gözüktü. Yıllardan sonra dönmüştü köyüne. Ölen oğlunun düşünürken, içi ezikti. Yine de bir sevinç doldu içini. Yüzüne bir tebessüm yerleşti. Yaşlı gözleri güldü. Otomobil köyün içinden geçti. Çocuklar otomobilin arkasında koşuyorlardı. Doğruca oğlunun mezarına gitti. Mezarının kenarına oturdu, bir Fatiha okudu. Çimenler büyümüştü mezarında. O öldüğünde canından bir parçası da onunla ölmüştü.

            “Ben geldim Rızam, ben geldim annem.”, dedi. Ağlamaklı sesiyle. “Yıllar geçti aradan siz olmadan yaşayabildim. Hayat böyle çocuğum, acılarla da olsa insan yaşamaya alışıyor. Artık burada, yanındayım yavrum. Kalan ömrümü burada geçirmek istiyorum. Başını kaldırdı çok uzaklara dağların öylesine bakmaya çalıştı. Neredesin Ali’m, Merzifon aldı seni benden. Sarı boylarına kurban olduğum. Mezarın bile yok burada. Yine de mezarının burada, dizimin dibinde olmasını ne çok isterdim. Ama artık üzülmüyorum. Sen toprağında rahat uyu. Merzifon’da bizim toprağımız, bizim vatanımız değil mi? Ali’m. Çok yoruldum artık hükmüm kalmadı. Büyük şehrin gürültüsünü çekemiyorum. Oğlumun arabasıyla geldik köye Ali’m. Her şey ne kadar değişti. Görsen inanamazsın. Ben bile değiştim. Bazen kendimi tanıyamıyorum. Üzerimdeki kıyafetlerim, ayağımda ki pabuçlarımı görsen sende inanamazdın. Sıkma yelekler, fistanlar, şalvarlar yok oldu artık. Çapula, çarığı kimseler giymiyor artık. Köyün içi araba dolu... Tarlaları traktörler sürüyor. Kimse sırtında yük taşımıyor artık Atlar, eşekler bile bir bir yok oluyor köyde. Şu arabalar her işte onlar kullanılıyor. Atın, eşeğin yerini onlar aldı. Akıllı bu köylü Ali’m. Sen görmedin bunları ne yazık ki. Belki inanamayacaksın ama bakkalı bile var köyün. İçinde her şey satılıyor Ali’m. Yoruldum artık, sırtımda kamburlar çıktı, saçlarım döküldü, kalanlar da ak beyaza döndü. Bu hayat yordu beni. Yokluğunuz, hayatımı yıllarca yalnız yaşamam zor geldi. Deviskel deresi aldı Rızamı. Suya bakıp ağlamaktan saçlarım ağardı Ali’m. Köpeğimiz kara nasıl yoldaş oldu bana, nasıl arkadaşlık etti benimle. Bütün köpekler böyle sadık hayvanlar mıdır Ali’m. Yok, yok kara başka olmalı. O bir başka akıllıydı Ali’m. Sonra ne mi oldu karaya? Benim gibi o da çok yaşlandı. Bana yük olduğunu düşünmüş olmalı. Aldı başını kendi ölümüne gitti Ali’m. Çok baktım yollarına, çok aradım onu köyün yamaçlarında. Bir sır oldu yok oldu Kara. Bir gitti bir daha hiç dönmedi. Toprağımı, köyümü çok özledim. Gezmek istiyorum, dağa çıkıp sana yukarılardan bakmak istiyorum Ali’m. Bir gün bende geleceğim yanınıza beni çok beklemeyeceksiniz. Artık bunu hissedebiliyorum.”

            Yaşlı kadın, yavaşça doğruldu.

Oğlunun kolunda arabaya doğru yürüdüler.

Evinin kapısında komşuları karşıladı.

Komşularına getirdiği hediyelerden verdi. Çocuklara şeker dağıttı.

Köye girdikten sonra bir dinginlik geldi üzerine. Yüzünden gülücükler hiç eksilmedi. Komşularını kucakladı, hepsini öptü. Evinin kapısında dolandı. Mısır yetiştirdiği tarlasında çimenler, ayrık otları çıkmış, ileride ağaçların gölgesinde eğrelti otları, içlerinde boy boy dikenler yükselmişti. Çitler dağılmış, yok olmuştu. Toprağını öyle görünce o yaşında hala içi sızladı.

Oğluna baktı onun önünde eve doğru yürüdü.

Köyün üzerinden güneş çekildi.

Tepelerin uçlarında kızıl bulutçuklar kaldı.

Mavi gökyüzü bir yarısında kızıla boğulmuştu…