YEREL
Giriş Tarihi : 28-05-2021 10:46   Güncelleme : 28-05-2021 10:48

BİZİ VAR EDEN DOĞA YOK EDEBİLECEK BİR GÜCE DE SAHİP

19 Mayıs Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümün mezunu olan Caner Odabaş, 2020 yılında mezun olduktan sonra mezun olduğu alanda iş bulabilme fırsatı düşük olduğundan Rize Fındıklı'daki köyüne yerleşerek tarım ve butik üretime başladı.

BİZİ VAR EDEN DOĞA YOK EDEBİLECEK BİR GÜCE DE SAHİP

Üniversite mezunu Odabaş, medya ve iletişim alanında ne kadar çalışmak istese de günümüz şartlarında medya alanında iş bulmanın iş bulunsa da geçim olanağının düşük olmasından dolayı memleketine döndüğünü bir nebze de olsa geçim kaynağı yaratabilmek adına tarımla ve butik üretimle ilgilenmeye başladığını belirtti. Caner Odabaş ile 2 yıllık köy hayatına ve bir genç olarak ekoloji mücadelesindeki yerine dair röportaj gerçekleştirdik.

Ekoloji ile nasıl bir bağın var?

Ekoloji ile bağım aslında yıkımlar başlamadan öncesine dayanıyor. Doğup büyüdüğün coğrafya ve kültür seni şekillendiriyor, bütün coğrafyalarda olduğu gibi. Bu topraklarda da eski insanlarla büyümek kıymetli bir aktarım. Babaanneyle bostan yapmak, dede ile meyve aşılamak yani bir noktada üretimle, çoğalmayla büyümek seni doğanın bir parçası yapıyor. Ekoloji ile bağım buradan şekilleniyor. Ortada mükemmel bir denge ve doğa ile paylaşımım var. Bu öğretilerle, büyüdüğün doğaya ciddi bir saygı ile yaklaşıp kendine baktığın gibi ona da bakıp savunuyorsun.

Türkiye’deki ekolojik bilinci, ekolojik mücadeleyi değerlendirir misin?

Türkiye'de 2010 yılında bazı kuruluşlar, platformlarla birlikte ekoloji mücadelesi, yereldeki direnişleri metropollere taşıyarak daha güçlü örgütlü bir hâl alarak ilerledi. Daha sonra 2013 yılı Haziran ayında başlayan Gezi Direnişi ile birlikte topluluklar çoğaldı, insanlar biraz daha ülkede yaşanan yıkımların getirilerinin farkında varmaya başladı. Lakin ülkedeki ekolojik yıkımlar çok daha eski tarihlere uzanıyor. 1993 yılında başlayan Muğla Gökova Termik Santralinden, Çamlıhemşin Fırtına Vadisi Hidroelektrik Santrali projesi, sonrasında Karadeniz sahil yolu ile birlikte uzanan ciddi bir yıkım var ama ben hâlâ ekoloji mücadelesine dar bir perspektiften bakıldığı kanısındayım. Sahil şeridinde uzanan gökdelen binalar, derelere beton örülmesi, kitlesel turizm bunlar birkaç tanesi sadece. Bu yörede yaşayan üreten ve çay tarımıyla uğraşan bir genç olarak Devletle birlikte şirketlerin yaptığı yıkımların yanında ortada son birkaç yıldır çay tarımının yarattığı bir yıkım söz konusu. Birçok çay üreticisi şahsi dağlık ormanlık arazilerine iş makinelerini sokup ormanı tıraşlatıp çay ekiyor olması birçoğumuzun farkında olmadığı bir yıkım. Doğu Karadeniz’de şu anda yüzlerce dönüm orman ve dağlar çay tarımı için katlediliyor. Görülmüyor, ses çıkmıyor. Çünkü yörenin ana gelir kapısı çay. Dağlar silme kesilip 5 yıl sonra çay büyüdüğünde o dağ yine yeşil gözüktüğü içinde insanların gözüne diğer yıkımlar gibi batmıyor, yine yeşil görüyoruz. Lakin böyle çılgın çay üretim endüstrisinin ağır bir beledi olacağı kanısındayım çünkü toprak yapımız ağırlıklı olarak kırmızı toprak ve heyelana meyilli bir toprak türü ve fazla yağış alan bir bölgedeyiz. Çay bitkisi toprak tutabilecek bir kök yapısına sahip değil ve diğer yıkımların yanında heyelan gibi doğal afetin artık doğal afetten çıkmasına doğru yol alacak. Bununla birlikte organik çay tarımı yaygın değil ve yörenin büyük bir bölümü kimyasal gübre kullanıyor. Bu gübreler topraktan içme sularına dere yataklarına kadar ulaşıyor. Bu noktadan bakınca geçim kaynağı aslında bir yerden sonra ağır bedeller ödeyeceği kanısındayım.

26 yaşında bir genç olarak üretim faaliyetleri gösteriyorsun. Üretimin senin için önemini ve gerçekleştirmiş olduğun üretim faaliyetlerinden bahseder misin?

Üretim hepimiz için artık şart olmuş bir şeye doğru yol alıyor ve giderek de önem kazanmakta. Bazılarımız için ekonomik zorluklar market etiketleri, bazılarımız içinse daha sağlıklı organik, endüstriden uzak bir yaşam tercih ettiğinden insanlar taşralara yerleşip üretim üzerine bir şeyler deniyor. Bu aslında bizi eğiten bir şeydir. Gerek hayvancılık gerek tarım ve daha yapılabilecek bi çok şey bizi yaşamamız gereken ihtiyacımız olan dünyaya yüzümüzü döndürüyor, geliştiriyor. Endüstriye olan bağlığımızı başka bir hayat biçiminin var olduğunu kanıtlıyor ve en önemlisi diğer insanlara örnek teşkil ediyor.

Ben 2 senedir Fındıklı’da bulunan köyümde çay ve fındık tarımının yanında butik turizmle, yaşadığım yöreyi dışarıdan gelen misafirlere tanıtmaya çalıyorum. Rehberlik yaparak bir kültür paylaşımı yapma çabasındayım ki bu da bir üretimdir. Yaşadığımız coğrafyayı, kültürü ne kadar yaygınlaştırıp tanıtabilirsek o kadar üretip var olabileceğimizi düşünüyorum. Köyümde ise birçok meyveyi toplayıp kurutuyoruz, pekmezini, reçelini yapıyoruz ailemle birlikte. 2 ineğimizle birlikte süt ürünleri yapıyoruz. Bunun yanında arıcılıkla uğraşıp kestane balı üretimi yapıyoruz. Bu yaptığımız üretim bizim market bağlığımızı azaltmakla kalmayıp bize bir gelir kapısı da oluşturuyor. Sistemden daha uzak doğaya daha yakın ve ekip, ürettikçe, yoğurdukça var olup söz sahibi olabileceğimizi düşünüyorum.

Son olarak günümüzün en büyük sorunu iklim krizi. Her yerde, her alanda hissettiğimiz ama tam olarak adlandıramadığımız bir durumla karşı karşıyayız. İklim krizi hakkında değerlendirme yapabilir misin?

İklim krizi, tüm insanlığın ortak sorunu ve bizler tüm canlıların, doğanın sesi olmak zorundayız. Tüm dünyada yaşanan küresel yıkımların kötü sonuçlarını görüyoruz ve daha fazlasını da yaşayacağız ne yazık ki. Daha fazla yok olmadan ve yok etmeden bu sisteme ve yıkıma tüm dünya olarak dur deyip artık yaşadığımız şeylerden ders çıkarmamız gerekiyor. Bizi var eden doğa yok edebilecek bir güce de sahip bunu görmeliyiz. Rahmetli dedemin dediği bir söz var; "Bir insan, başka bir insanı vurmadan önce silahın tetiğini kendine doğru çeker."  Kendi elimizle kendimizi yok etmeden yaşadığımız bu dünyayı iyileştirmeliyiz.

DİLAN ŞAHİNBAŞ